Dünya’nın En Soğuk Başkentleri

Ulan Batur : Dünya’nın En Soğuk Başkenti

Moğolistan’nın başkentti olan Ulan Batur Dünya’nın en soğuk başkentidir. Başkenttin yıllık ortalama sıcaklığı -1.3° C’dir. Ocak ayında sıcaklıklar −40 °C kadar düşmektedir.  Yaz aylarında kısa ve ılık geçmektedir. Rus Trans-Sibirya Demiryolu ve Çin demiryolu sistemi şehirden geçmektedir.

Astana : Dünya’nın En Soğuk İkinci Başkenti

Astana Kazakistan’ın başkentidir. 2017 yılı verilerine göre 1 milyon fazla insan yaşamaktadır. Aşırı derecede karasal iklime sahip olan Astana ülkenin ikinci büyük şehridir. Asya Kıtası’nda yer alan bu şehirde yazlar kısa ve sıcak geçmektedir. Kış sıcaklıkları −35 ° C kadar düşmektedir. Şehrin ortasından geçen İşim Nehri kasım ayının ortasından nisan ayının başlarına kadar donmuş halde kalır.

Moskova : Dünya’nın En Soğuk Üçüncü Başkenti

Rusya’nın başkenti Moskova, Dünya’nın üçüncü soğuk başkentidir. Moskova, uzun, soğuk kışlar ve ılık yazlar ile karakterize karasal bir iklime sahiptir. Kış aylarında sıcaklıklar −25 °C bulmaktadır. Moskova Doğu Avrupa’nın önemli bir politik, ekonomik, kültürel ve bilim merkezidir. Aynı zamanda dünya’nın sayılı büyük kentsel ekonomisine sahip olan Moskova, “Global şehir” kabul edilir. Toplamda 18 milyon insana ev sahipliği yapmaktadır.

Helsinki, Finlandiya

Nemli bir karasal iklime sahip olan Helsinki, Finlandiya’nın başkentidir aynı zamanda ülkenin en büyük şehridir. Soğuk bir kış geçirmesine rağmen buradaki sıcaklıklar aynı enlemlerde yer alan yerlerden daha sıcaktır. Helsinki 2012 yılında Dünya Tasarım Başkenti olarak seçilmişti. Helsinki’de 642 bin den fazla insan yaşamaktadır.

Reykjavik, İzlanda

Reykjavik Dünya’nın en soğuk başkenti olmasa da yeryüzünde kutuplara en yakın başkenttir. İzlanda nüfusunun yarıdan fazlası bu şehirde yaşamaktadır. Kutuplara en yakın başkent Gulf Stream sıcak su akıntıları ile ılıman bir iklime dönüşmektedir. En düşük sıcaklık ocak aylarında -20 °C yaklaşmaktadır.

Sıra Başkent Ortalama yıllık sıcaklık
1 Ulan-Batur (Moğolistan) -1.3 ° C
2 Astana (Kazakistan) 3.5 ° C
3 Moskova, Rusya) 4.1 ° C
4 Helsinki, Finlandiya) 4.5 ° C
5 Reykjavik (İzlanda) 4.6 ° C
6 Tallin (Estonya) 4.8 ° C
7 Ottawa (Kanada) 5.5 ° C
Tagged : / / / / / / / /

Türkiye’nin Göreceli Konumu

Ülkemiz; Eski Dünya karaları adı da verilen Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının birbirine en çok yaklaştığı yerde bulunur. Asya Kıtası’nın batısında, “Küçük Asya” da denilen Anadolu ile Avrupa Kıtası’nın güneydoğusunda bulunan Trakya ülkemizin topraklarını oluşturur. Bu yönüyle ülkemiz hem Asya hem de Avrupa ülkesidir. 814.578 km²lik (adalarla birlikte) gerçek yüz ölçümü ile ülkemiz, bir bakıma Avrupa ile Asya arasında doğal bir köprü oluşturur (Harita 1.9.).

Kıtaların Kesişim Noktası

Türkiye’nin Göreceli Konumunun Sonuçları

• Uluslararası enerji yollarının (boru hatlarının) geçiş noktasında önemli bir kavşak durumundadır.

• İstanbul ve Çanakkale boğazları gibi çok işlek su yollarına sahiptir.

• Üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımadadır.

• Kıyılar ile iç kesimler arasında önemli iklim ve bitki örtüsü farkları oluşmuştur.

• Yeryüzü şekilleri oldukça engebelidir. Dağlar geniş yer kaplar ve genel olarak doğu-batı doğrultusunda uzanır. Ortalama yükselti oldukça fazladır (1.132 m).

• Farklı kültürlere komşudur.

• Yer altı ve yer üstü kaynakları bakımından zengindir.

Göreceli konum doğal ve beşerî özelliklerden oluşmaktadır.

1. Doğal özellikler

• Üç kıtanın birbirine yaklaştığı yerdedir. Üç tarafı denizlerle çevrili olup, dünya ticareti bakımından önemli olan Çanakkale ve İstanbul boğazlarına sahiptir.
• Asya ve Avrupa kıtalarını birbirine bağlayan köprü konumundadır ve transit ticaret yolları üzerindedir.
• 3. ve 4. zamanda oluşan genç arazidir. Bu nedenle ortalama yükseltisi fazladır, fay hatları üzerindedir, deprem riski yüksektir, ancak jeotermal ve kaplıca kaynakları yaygındır.
• Yer şekilleri engebelidir. Buna bağlı olarak kısa mesafede iklim, bitki örtüsü, toprak, tarım ürünü farklılaşır.
• Akarsularımız hızlı akışlıdır, buna bağlı olarak hidroelektrik potansiyeli yüksek, ulaşıma elverişsiz ama raftinge elverişlidir.

2. Beşerî Özellikler

• Genç ve dinamik nüfusa sahiptir.
• Tarih boyunca medeniyetlere beşiklik etmiştir.
• Çok sayıda komşusu vardır. Gürcistan, Ermenistan, Nahcıvan (Azarbaycan ), İran, Irak ve Suriye, Yunanistan ve Bulgaristan’a komşudur.
Dünya’nın önemli bir enerji havzası olan Hazar Havzası ve Ortadoğu ülkelerine yakındır.
• Enerji kaynaklarına sahip ülkeler ile enerji tüketicisi olan gelişmiş Avrupa ülkeleri arasındadır.

Tagged : /

Türkiye’nin Jeopolitiği

Türkiye’nin jeopolitik – jeostratejik konumunu analiz etmek ve bu konum çerçevesinde politikalar geliştirmek için dünyada egemen olan güç odaklarını göz önünde bulundurmak gerekir.

Jaque Attali’ye göre, XX’ nci yüzyılın başında dünyada jeopolitik güç merkezleri İngiltere, Fransa, ABD, Almanya ve Rusya idi. Oysa XXI’ nci yüzyılın başında, bu güç merkezleri ABD, AB, Çin, Rusya ve İslâm dünyası olabilecektir (Denk, 2000;20-21).

Bugün için dünya coğrafyasında egemen olan güç odaklarının neredeyse ortasında yer aldığından dolayı jeopolitik açıdan oldukça önemli olan Türkiye, aynı zamanda dünya coğrafyasında büyük askeri güç ve birlik oluşturan NATO’nun üyesi ve güney kanadını oluşturan çok önemli bir devlettir. Ayrıca İslam dünyası ile Hristiyan dünyasının karşılaşma bölgesinde bulunan Türkiye’nin jeopolitik özelliklerinden biri de farklı dinlerin temas alanı olmasıdır.

Batıdan Avrupa kültürü, kuzeyden Rus kültürü, doğudan Asya kültürü ve güneyden Afrika ve Arap kültürü ile çevrili olan Türkiye adeta dünya kültürlerinin de kesişme noktasında yer alır.

Türkiye’nin merkezi coğrafi konumu, ona çoklu jeopolitik açılımlar yapma imkânı vermektedir. Nitekim Brezinski yeni hâkimiyet teorisiyle dünyayı bir satranç tahtasına benzetmiş, en verimli alan olması itibariyle en çetin oyunun Avrasya’da vuku bulacağını ve bu oyunda da baş oyuncunun ABD olduğunu belirtmiştir.

Mevcut küresel koşullarda Avrasya’nın yeni jeopolitik haritasında kilit önemdeki en az beş jeostratejik oyuncu ile beş jeopolitik miğfer devletten bahseden Brzezinski Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve Hindistan’ı büyük ve etkin oyuncular, Ukrayna, Azerbaycan, G.Kore, Türkiye ve İran’ı da miğfer devletler olarak değerlendirmektedir. Miğfer devletlerden olan Türkiye ve İran sınırlı kapasiteleri dâhilinde aynı zamanda jeostratejik olarak da etkin devletler olarak kabul edilmektedir (Brzezinski, 1998;41).

Coğrafi olarak etrafında önemli denizleri barındıran İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Karadeniz ülkeleri ve Rusya’nın soğuk ve geniş ovalarından, güneyin sıcak ve engin okyanuslarına açılan labirentin tek çıkış kapısıdır. Türk Boğazları Bölgesi’ni elinde bulunduran Roma ve Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu ve batıya doğru genişleyerek, uzun süreli devletler kurabilmeleri bu stratejik üstünlüğün göstergesidir. Boğazların kilit konumunu çok iyi kavrayan Napoleon Bonaparte, 7 Temmuz 1807 yılında Çarlık Rusya’sı ile Tilsit Antlaşması’nı imzalayarak müttefik haline gelmesine rağmen, Rusya’nın Boğazlarla ilgili isteklerine “Boğazlara hakim olan, dünyaya hakim olur.” cevabını vererek bir uzlaşma sağlayamamıştır (Pithon;2010).

16. yüzyıl Fransız yazarlarından Petrus Gyllius ise “İstanbul Boğazı, bütün diğer boğazlardan üstündür, çünkü iki denizi ve iki dünyayı tek anahtarla açmaktadır” (İstikbal,2005;296-297) ifadesini kullanmıştır. Bu ve benzeri tespitler boğazların jeopolitik ve jeostratejik anlamda ne denli önemli olduklarını açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımada olan Türkiye, Cebeli Tarık Boğazı ile Atlas Okyanusuna, Süveyş Kanalı vasıtasıyla Kızıldeniz ve Hint okyanusuna bağlantılı olup deniz ulaşımında da stratejik bir öneme sahiptir.

Osmanlı Devleti jeopolitik konumu nedeniyle Protestan misyoner teşkilatların dünyayı aralarında paylaşmalarında, esas itibariyle ABD’nin payına düşmüş ve ABCFM (American Board of Commissioners For Foreign Missions) Osmanlı topraklarında 1870 yılına kadar tek başına faaliyetlerde bulunmuştur. Nitekim 1830 antlaşmasından hemen sonra, Osmanlı Devleti’nde Amerikan varlığı özellikle misyonerlik ve eğitim sektöründe kendisini hissettirmeye başlamıştır.

Türkiye’nin son dönemlerde karşı karşıya kaldığı sıkıntıların önemli sebeplerinden biride yine misyonerlik bu faaliyetleridir. Öyle ki 1880 tarihli Bartlett Raporu’nun ilk cümlelerinde, ‘’Misyonerlik faaliyetleri açısından Türkiye, Asya’nın anahtarıdır” (Kocabaşoğlu, 1991;29) ifadeleri yer almaktadır.

Türkiye, bilinen jeopolitik teorilerinden Mackinder’in “Kara Hâkimiyeti Teorisi”ne göre Kalpgâhın yani merkezin bitişiğinde ilk kenar kuşağın önemli bir noktasında bulunmaktadır. Spykman’ın Kenar Kuşak Teorisi’nde, Türkiye, Mackinder’in Kara Hâkimiyeti Teorisi’nde olduğu gibi, İç veya Kenar Hilal bölgesinde yer alır. Diğer Türk ülkeleri ile birlikte düşünülürse, Türk Dünyası toprakları, İç veya Kenar Hilal bölgesinin büyük bir bölümünü kaplar. Spykman’a göre, Türkiye, dünya kalesine sahip olmayı arzulayan bir millet için kaleye yapılacak olan son kuşatma alanı olarak nitelendirilen bölgenin tam ortasındadır. Bu sebeple dünya hâkimiyetinin yolu Türkiye’den geçmektedir (Kalan,2016 ;251-252).

Uluslararası ilişkilerin coğrafyası olarak nitelenebilecek jeopolitik, yeni dönemde mekâna dayalı yeni güç mücadelelerinin temel yöntemine dönüşüyor. Mekânın bizatihi politik bir varlık olduğundan yola çıkılarak, yeni dönemde hemen her ilgi çekici bölge ve ülkenin yeni jeopolitiği belirleniyor. Bölge ve ülkelerin coğrafi konumlarının jeopolitik değeri yeniden tarif edilip buna dayalı olarak yeni pozisyonlar belirleniyor. Doğal kaynakların; sadece bulunduğu coğrafyalar değil, taşıma yollarının içinden geçtiği coğrafi bölge ve ülkelerin de jeopolitik değeri artıyor. Özellikle petrol ve doğalgaz boru hatları; “Kaynağın çıktığı yerin, taşıma güzergâhının ve kaynağa kavuşanın coğrafyasını birbirine aynı stratejik değerde birleştiriyor.”

Şüphesiz Orta Doğu coğrafyası tüm bu hadiselerin en kapsamlı yaşandığı bölgedir. Yeniden jeopolitik hamlelerin hazırlandığı, yeni coğrafi imkanlara göre güç ilişkilerinin gözden geçirildiği Orta Doğu’da, Arap Baharı olarak nitelendirilen yeni siyasi türbülans içinde ve tarihsel çelişkilerin sürekliliğinde jeopolitik mülahazalar ağırlığını koruyor.

Türkiye açısından da durum farklı değildir. Soğuk Savaş sonrası değişen Türkiye jeopolitiği, yeni öncelikleri ve buna dayalı yeni stratejileri zorunlu kılıyor. Her şeyden önce ortadan kalkan blok bağımlılığı, Türkiye açısından yeni coğrafi imkânlar anlamına geliyor. Türkiye, geçmişin kanat ülkesinden yeni dönemin merkez ülkesine dönüşüyor. 20’nci yüzyılın sonlarında dünyadaki köklü ve hızlı gelişmeler, Türkiye’ye hem farklı sorumluluklar yüklemiş, hem de yeni fırsat ve ufuklar açmıştır. Türkiye, Kuzey Atlantik İttifakı’nın bir kanat ülkesi konumundan çıkmış, Avrupa’yı Asya’ya bağlayan Avrasya kuşağında merkezî bir duruma gelmiş, politik, güvenlik ve ekonomik açılardan büyük bir rol ve önem kazanmıştır. Bu nedenle Ankara’ya, öncelikle bölge merkezli ve çok seçenekli dış politika stratejisiyle, yeni jeopolitik boşlukları içinde barındıran tarihin siyasi, ekonomik ve kültürel havzalarında etkin rol edinme ihtiyacı ve imkânı doğuyor.

Bu yapı, tarih ile coğrafyanın adeta Türkiye’nin önüne koyduğu zorunluluk haline geliyor. Yeni dönemin bol seçenekli, çok aktörlü dinamik ortamında Türkiye, sahip olduğu zengin coğrafi potansiyelleriyle güçlü bir senteze ve buna dayalı stratejilere ihtiyaç duyuyor. Ancak bu durum, bir başka gerçeğe daha işaret ediyor: Yüksek coğrafi potansiyellere sahip ülkeler, ellerindeki zenginlikleri son derece hassas, tutarlı ve akılcı yönetmeyi başarmalıdırlar. Aksi takdirde mevcut zenginlikler, o ülkelerin bir türlü engellenemeyen istikrasızlığının temel nedenine dönüşür.

Yeni dünyada mücadelenin esas kaynağı öncelikle ideolojik ve ekonomik olmayacaktır. İnsanlık arasındaki büyük bölünmeler ve hâkim mücadele kaynağı kültürel olacaktır diyen Samuel Huntington medeniyetlerin çatışması global politikaya hâkim olacak ve medeniyetler arasındaki fay hatları geleceğin savaş hatlarını teşkil edecektir ifadelerini kullanmaktadır.

Huntington’a göre dünyanın en bölünmüş ülkesi olan Türkiye kendine uygun misyonun gereğini yapmalıdır. Huntington aynen şunları yazmaktadır: “Kültürler her zaman merkezî bir ülkeye göre gruplandırılır: Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Batı kültürünün, Rusya Ortodoks kültürün merkezidir. Bunların karşısında Afrika ve İslâm dünyasının merkezi zayıf kalmıştır.” Müslümanlara Türkiye’yi lider devlet olarak seçmelerini tavsiye eden Huntington’a göre, Ankara’nın Avrupa’ya yönelik gayretlerine kesin bir son verilmeli ve Türkiye NATO’dan çıkarılmalıdır (Huntington,2015).

Aslında Huntington, bir durum tespiti yapmamakta, bir tespite uygun durum oluşmasını arzulamaktadır. O, medeniyetlerin çatışması için, herkesin kendi safına geçmesini önermektedir. Samuel Huntington 1993’de kaleme aldığı bir incelemede, 21. yüzyıldaki büyük savaşların medeniyetler arasında meydana geleceğini ileri sürerken, karşıt medeniyetlerin de Katolik Dünyası, Ortodoks Dünyası, İslam Dünyası ve Konfüçyen devletler olduğunu belirtmektedir. İleri sürdüğü tezin özeti; 19. yüzyılda devletler, 20. yüzyılda ideolojiler çarpışmıştı ve 21. yüzyılda ise kültürler çarpışacaktır (Huntington, 2015) şeklindedir.

Halbuki Türkiye, tarihî, coğrafî ve kültürel açılardan doğunun olduğu kadar, yine aynı kıstaslarla değerlendirildiğinde, tartışmasız biçimde batının da bir parçasıdır. Türkiye’nin altı asır boyunca Avrupa ile mevcut ortak tarihi bunun en belirgin kanıtlarından biridir. Batının köklü demokrasileri ve pazar ekonomileri ile doğunun gelecek vadeden genç demokrasilerini, Karadeniz ile Akdeniz’i, NATO ile İslâm dünyasını, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olanları ve farklı kıtaları birbirine bağlayan Türkiye, İslâm ve diğer dinler arasında da bir dostluk ve iş birliği köprüsüdür.

Medeniyetler Çatışması paradigmasının temel argümanı, Batı Medeniyeti ile İslam Medeniyeti arasında gerçekleşeceği öngörülen kültürel ve dinsel çatışmaya dayanmaktadır. Her ne kadar Huntington, yekpare bir medeniyetten söz edilemeyeceğinin altını çizmişse de, paradigmanın iki temel çatışan aktörünü, Batı ve İslam olarak işaret etmiştir. Asya ve İslam devletlerinin güçlenmesinin Batı’ya meydan okuyacak seviyeye geleceği anlamına taşımakta ve dolaysıyla Asya ve İslam devletlerinin güçlenmemesi gerektiğini ifade etmektedir. Bu açıdan bakıldığında bölge barışını, hatta dünya barışını tehdit eden terörizmin, etnik, ideolojik veya dini düşüncelerden kaynaklansa bile, sonuçları itibarıyla global bir nitelik taşıdığı açıktır.

Tagged : / /

Ülkemizde Yerleşmeler ve Yerleşme Tipleri

Ülkemizde yerleşmeyi etkileyen doğal ve beşeri faktörler bulunmaktadır.

İklim elemanlarından sıcaklık ve yağışın yerleşme üzerindeki etkisi büyüktür. Sıcaklık ve yağış koşullarının uygun olduğu alanlar insanların yerleşip yaşaması için uygundur. Aşırı sıcak ya da soğuk alanlar ile yağışın az olduğu alanlarda yerleşme azdır. Ülkemizin kıyı kesimleri, ılıman iklim şartlarına sahip olduğu için yerleşmeye daha uygundur. Buna karşılık iç kesimlerde ise yerleşmeler daha seyrektir.

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de ilk yerleşmeler, su kaynaklarına yakın yerlerde kurulmuştur. Çünkü su, insan yaşamında çok önemli bir yere sahiptir. Bu yüzden su kaynaklarının bol olduğu yerlerde yerleşmeler daha sıktır. Anadolu’daki ilk yerleşme alanları, Fırat ve Dicle Nehri ile Göller Yöresi ve çevresinde kurulmuştur.

Dağlık, yüksek ve engebeli alanlar yerleşmelerin kurulmasını genel olarak güçleştirmektedir. Bu alanlarda tarım faaliyetleri, ulaşım zorlaşmakta ve iklim koşulları yerleşmeleri olumsuz etkilemektedir. Örneğin Menteşe Yöresi, Biga Yarımadası, Taşeli ve Teke Platosu’nda ılıman iklim koşulları görülmesine rağmen engebeli arazi şartlarından dolayı yerleşmeler seyrektir. Buna karşılık Marmara ve Ege Denizi kıyıları gibi tarım ve ulaşım faaliyetlerinin geliştiği düz alanlarda ise yerleşmeler daha yoğundur. Ayrıca ülkemizde dağların güney yamaçları, bakı etkisiyle daha sıcak olduğundan genellikle bu yamaçlarda da yerleşmeler yoğunlaşmıştır.

Ülkemizde verimli toprakların bulunduğu alanlarda nüfus ve yerleşme yoğundur. Bursa, Adana, İzmir, Samsun, Malatya gibi şehirler buna örnek verilebilir. Tuz Gölü çevresinde ve Taşeli Platosu’nda verimsiz toprakların bulunması tarımı olumsuz etkilemiştir. Buna bağlı olarak bu bölgelerde yerleşmeler seyrekleşmiştir.

Genç volkanik arazilerde kumlu ve verimli topraklar oluşur. Ayrıca bu alanlarda bulunan kayaçlar, kolay oyulabildiği için mesken yapımı da kolaylaşmıştır. Kapadokya’daki eski yerleşim alanları bu duruma örnek gösterilebilir. Kalkerli arazilerde toprakların oluşması zordur. Ayrıca yüzey suları yer altına fazlasıyla sızar. Bu nedenlerden dolayı karstik arazilerde (örneğin Taşeli Platosu) yerleşmeler seyrektir.

Yerleşmelerin verimli tarım alanlarında yoğunlaştığı ülkemizde, küçük ve orta büyüklükteki şehir yerleşmelerinin çoğu tarıma bağlı olarak gelişmiştir. Rize, Akhisar, Karacabey gibi şehirler bu duruma örnek verilebilir. Zonguldak, Batman, Soma, Yatağan gibi şehirlerimiz de çıkarılan madenler sayesinde yerleşmeler gelişmiştir. Sanayi ve ticaret faaliyetlerinin yoğunlaşmasıyla yerleşim alanları da gelişmeye başlamıştır. Buna bağlı olarak İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Kocaeli, Gaziantep gibi şehirlerde yerleşmeler yoğundur.

Ülkemiz, doğal güzellikleri olan ve eski yerleşim yerlerine ait kalıntıların bulunduğu bir ülkedir. Bu turistik değerler yerleşmelerin gelişmesine katkı sağlar. Antalya, İstanbul, Bursa ve Nevşehir gibi şehirler bu duruma örnek gösterilebilir.

Ulaşım imkânlarının geliştiği yerler yerleşmeye daha uygundur. Ulaşım; ticaret, sanayi gibi ekonomik faaliyetlerin de gelişmesine katkı sağlar. Ankara, Konya, Afyonkarahisar, Eskişehir, Kayseri, Trabzon ve Erzurum gibi şehirler önemli yolların kavşak noktasında bulunduğu için gelişmiştir. Ulaşımın zayıf olduğu alanlarda yerleşmeler seyrek olarak görülür.

Ülkemizde yerleşim birimlerini ekonomik faaliyetlerine, nüfus miktarına, idari yapılarına göre sınıfl andırabiliriz. Ancak bütün yerleşim birimleri, genel olarak kırsal ve şehirsel yerleşme olarak ikiye ayrılır.

• Kırsal Yerleşmeler: İnsanların çoğunun geçimini tarımdan elde ettiği yerleşmelere denir. Köyler ve köyden küçük yerleşmeler, ülkemizdeki kırsal yerleşmelere örnek verilebilir.

Kasabalar; kırsal karakterinden tam olarak kopamamış ancak şehirleşme sürecine az da olsa girmiş, şehir ile köy arasında geçiş özelliği gösteren yerleşmedir. Hizmet sektörü ve tarım, kasabalarda ön planda olan ekonomik faaliyettir. Eğitim, sağlık, ulaşım, bankacılık gibi hizmet sektörlerinin bulunduğu kasabalar köylere göre daha gelişmiştir. Köylerin yapısı, 18 Mart 1924’te çıkarılan 442 sayılı Köy Kanunu ile belirlenmiştir. Bu kanuna göre cami, okul, otlak, yaylak, bataklık, orman gibi alanlar köyün ortak malıdır. Dağınık ve toplu oturan ailelerin bağ bahçe ve tarlalarıyla birlikte bulunduğu yerleşmelere köy denir. Köy yerleşmesinin nüfusu 2.000’in altındadır. Ülkemizin her yerinde köy yerleşim birimlerine rastlamak mümkündür. Köyler, deniz kıyılarından başlayıp 2.600 metre yükseklere kadar çıkmaktadır. T.C. İçişleri Bakanlığının 2017 verilerine göre ülkemizde 18.329 köy bulunmaktadır.

Köyden küçük yerleşmeler, tek mesken ile köy arasındaki yerleşmelere denir. İdari açıdan köye bağlı olan bu yerleşmelerin bir kısmı devamlı, bir kısmı ise geçicidir. Devamlı yerleşmeler; mezra, çiftlik, mahalle ve divandır. Geçici yerleşmeler ise yayla, kışlak, ağıl, kom, oba, dam, dalyan, bağ evi, güzle, yazlık ve peydir. T.C. İçişleri Bakanlığının 2017 verilerine göre ülkemizde 26.039 köyden küçük yerleşim birimi bulunmaktadır. Bu yerleşim birimlerinin bazıları zamanla büyüyerek köy, kasaba ve kent hâline gelmiştir. Örneğin Elazığ, Malatya ve Mersin şehirleri buna örnek gösterilebilir.

• Şehirsel Yerleşmeler: Ülkemizde nüfusu 10.000’in üzerinde olan yerleşim birimlerine şehir denir. 2014 yılı verilerine göre ülkemizde nüfusu 10.000’in üzerinde olan 388 şehir yerleşmesi bulunmaktadır (Harita 2.1.).

Tagged : /

Ülkemizdeki İdari Birimler

Ülkemizde devletin kamu hizmetlerini her yere götürebilmesi, toplumun ihtiyaçlarını karşılayabilmesi amacıyla iller ilçelere, ilçeler ise mahalle ve köylere ayrılmıştır. Ülkemizde 81 il, bu illere bağlı 919 ilçe, bu ilçelere bağlı 50.000’e yakın mahalle ve köy bulunmaktadır. Oluşturulan bu birimlerin yönetimini il, ilçe, mahalle ve köy yönetimleri ile yerel (mahallî) yönetimler sağlamaktadır.

Şehir ile il kavramları birbirinden farklıdır. Şehir, yerleşme kavramı iken il yönetim birimidir.

İl Yönetimi: Ülkemizde yönetim sistemi içerisinde en büyük idari birim olan il, merkezî yönetimin taşra teşkilatıdır. İlin genel yönetiminden sorumlu olan devlet memuru validir. İllerin sayısı ve sınırları geçmişten günümüze değişmekle birlikte şu anki sayısı 81’dir. İllerin sınırları içerisinde birden fazla şehir yerleşmesi bulunabilir. Bu şehirlerden genellikle en büyüğü ilin yönetildiği merkezdir. Bazı illerimizin isimleri ile merkez şehirlerinin isimleri farklıdır. Hatay ilinin merkez şehri Antakya, Kocaeli ilinin merkez şehri İzmit, Sakarya ilinin merkez şehri Adapazarı’dır.

İlçe Yönetimi: İl yönetiminin bir alt kademesi olan ilçeler, kaymakamlar tarafından yönetilir. Ülkemizde 2017 itibarıyla 919 ilçe bulunmaktadır.

Mahalle ve Köy Yönetimi: En küçük yönetim birimi olan mahalle ve köylerde yönetimin başında muhtar bulunur. Muhtarlar, vali ve kaymakamdan farklı olarak seçimle iş başına gelir.

Yerel (Mahallî) Yönetimler: İl özel idaresi, belediyeler, mahalle ve köyler yerel yönetimleri oluşturur. Yerel yönetimler, yönetim birimindeki seçmenler tarafından seçilir (İl özel idaresinin başı olan vali hariç). Ülkemizde 30 büyükşehir, 51 il, 919 ilçe ve 397 belde belediyesi bulunmaktadır (2017). Son nüfus sayımına göre sınırları içinde toplam nüfusu 750.000’den fazla olan iller, fiziki yerleşim durumları ve ekonomik gelişmişlik düzeyleri de dikkate alınarak büyükşehir belediyesine dönüştürülmüştür (Harita 2.3.).

• Anayasamızın 3. maddesinde, “ Türkiye Devleti, ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür.” denmektedir. Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olması, üniter bir yapıda olduğunun en büyük kanıtıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkisi ülkemizin tüm topraklarını kapsar ve her vatandaş bu topraklar üzerinde eşit hak ve sorumluluklara sahiptir. Bu durum, ülkemizin bölünmez bütünlüğü ve iç huzurumuz için en büyük güvencedir.

• İdari bölünüşte önemli bir yer tutan bucaklar, 1978’den 2014 yılına kadar aşamalı olarak kaldırılmıştır. Bucak idare birimi; bucak müdürü, bucak meclisi ve bucak komisyonundan oluşmaktaydı.

Tagged : / / /

Türkiye’deki Dalga Aşındırma ve Biriktirme Şekilleri

1. Kıyı Oku ve Kıyı Seti

Dalgaların ve akıntıların taşıdıkları malzemelerin kıyının hemen önünde setler halinde yığılmasıyla kıyı setleri ya da kıyı okları meydana gelir. Ülkemizde Çanakkale – Çardak’ta kıyı oku örneği bulunur.

2. Lagün

Kıyı setinin bir koyun önünü kapatmasıyla deniz kenarında bir göl oluşur. Küçükçekmece ve Büyükçekmece gölleri birer lagündür.

3. Tombolo

Kıyı oklarının gelişerek açıktaki bir adayı karaya bağlamasıyla oluşur. Kapıdağ ve Sinop Yarımadaları bu şekilde oluşmuştur.

4. Falez (Yalıyar)

Yüksek kıyılarda dalgalar kıyıların alt kısımlarını aşındırır ve oyuklar oluşturur. Bu oyuklar büyüdüğü zaman tavanları çöker ve denize dik kıyılar meydana gelir. Akdeniz Teke ve Taşeli yöreleri ile Karadeniz’de İnebolu – Cide, Hopa – Sarp ve Şile’de falezler oluşmuştur.

 

Türkiye’de Bölgesel Kalkınma Projeleri Ve Etkileri

Ülkemizde doğal ve beşerî koşullar nedeniyle bölgesel gelişmişlik bakımından önemli farklılıklar bulunmaktadır. Her bölgenin kaynakları, avantajları-dezavantajları, kalkınma projeleri, ihtiyaçları diğer bölgelerden farklıdır. Özellikle sanayi merkezlerinin büyük bir kısmının belirli alanlarda toplanmış olması, göçle birlikte bu bölgede nüfusun hızlı artması, altyapı ve konut yetersizliği, çarpık kentleşme gibi önemli sorunlara neden olmaktadır. Bu nedenle bölgelerin gelişmişlik düzeyleri arasındaki farkı azaltmak ve kaynakları doğru bir biçimde değerlendirmek amacıyla bölgesel kalkınma projeleri geliştirilmiştir. Ülkemizde bölgesel planlamanın başlangıcı 1950’li yılların sonudur. Bölgesel kalkınma projelerinin başlıcaları; GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi), DAP (Doğu Anadolu Projesi), KOP (Konya Ovaları Projesi), DOKAP (Doğu Karadeniz Projesi), ZBKP (Zonguldak, Bartın, Karabük Bölgesel Gelişme Projesi) ve YHGP (Yeşilırmak Havzası Gelişim Projesi)’dir (5.1.Harita).

Ülkemizin kalkınması açısından bu projeler büyük önem taşımaktadır. Çünkü kalkınmamız için gerekli olan potansiyel ülkemizde mevcuttur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bu konuyla ilgili görüşleri şöyledir: “Ekonomik kalkınma, Türkiye’nin hür, bağımsız, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin bel kemiğidir. Türkiye bu kalkınmada iki büyük kuvvet dizisine dayanmaktadır: Toprağının iklimleri, zenginlikleri ve başlı başına bir servet olan coğrafi vaziyeti, bir de Türk milletinin silah kadar makine de tutmaya yaraşan kudretli eli ve millî olduğuna inandığı işlerde ve zamanlarda, tarihin akışını değiştirir yiğitlikle beliren, yüksek sosyal benlik duygusu.”

Bölgesel kalkınma projelerinden bir kısmının uygulanmasına başlanmıştır. Bazı kalkınma planları ise fizibilite çalışmaları tamamlanarak uygulanmayı beklemektedir. Uygulaması başlamış ve devam eden projelerden biri GAP’tır.

Tagged : / / / / / / /

Zimbabve

DEVLETİN ADI: Zimbabve Cumhuriyeti
BAŞŞEHRİ: Harare
NÜFUSU: 9.870.000
YÜZÖLÇÜMÜ: 390.759 km2
RESMİ DİLİ: İngilizce
DİNİ: Putperestlik
PARA BİRİMİ: Dolar

Güney Afrika’da 15° 36’ ve 22° 25’ güney enlemleri ile, 25° 16’ ve 33° 04’ doğu boylamları arasında yer alan bağımsız bir devlet. Zimbabve’nin komşu olduğu ülkeler kuzeyde Zambia, batıda Botsvana, güneyde Güney Afrika ve doğuda Mozambik’tir.

Tarihi

M.S. 4. asırda Banbu kabileleri bölgeye girmeye başladılar. On beşinci yüzyılda bugünkü Fort Victoria şehri yakınında Zimbabve veya Büyük Zimbabve olarak bilinen yerde bir din ve ticaret merkezi kuruldu. On beşinci asırda Mutota ve Matope yöneticileri doğuda Hint Okyanusuna ve batıda Kalahari Çölüne uzanan bir krallık kurdular. Sonradan bu krallığa Portekiz, Monomotapa krallığı adını verdi.

1505’te Portekiz Mozambik kıyısındaki Sofala’da bir üs kurdu. Buradan iç kesime giden ticaret yolları yapıldı. Portekiz’in Zambezi’nin yukarılarına doğru sokulması Monomotapa Krallığını zayıflattı. Ülke 1830’larda güneyden gelen kavimler tarafından istila edildi. Bunlardan en önemlisi esas itibariyle günümüzdeki Zimbabve’nin güney kısmında yerleşmiş olan Ndebele idi.

1888’de İngiliz Cecil Rodes, Ndebele şefinden maden işletme imtiyazı elde etti. Bunun kurduğu İngiliz Güney Afrika Şirketi, 1889’dan 1923’e kadar ülkede siyasi ve ekonomik kontrolü elinde tuttu. 1923’te GüneyRodezya (bugünkü Zimbabve) politik ve siyasi iktidarı beyaz bir azınlığa veren bir anayasa altında muhtar bir sömürge olarak İngiltere tarafından ilhak edildi.

1953’te Güney Rodezya ve Kuzey Rodezya (şimdiki Zambia) ve Nyasaland (şimdiki Malawi) Rodezya ve Nyasaland Federasyonunu kurarak birleştiler. Federasyon 1963’te dağıldı. 1964’te Kuzey Rodezya ve Nyasaland beyazların idaresinde bağımsızlıklarını kazandılar.

11 Kasım 1965’te Başbakan İan D. Smith tek taraflı olarak Rodezya’nın bağımsızlığını ilan etti. İngiltere buna karşı çıktı ve BM vasıtasıyla ekonomik müeyyideler uygulattı. Mesela Rodezya’ya gemiyle petrol ihracına ambargo koyuldu. Bununla beraber bir miktar petrol ve benzin GüneyAfrika’dan ve Mozambik’ten ülkeye girdi. Mayıs 1968’de BM Güvenlik Konseyi ticaret ambargosu koydurttu. Mart 1970’te ülkede cumhuriyet ilan edildi. Aralık 1972’de Afrikalılar beyaz yönetime karşı gerilla savaşı başlattılar. 1978 ortasında altı binin üstünde asker ve sivil öldürüldü. Rodezya birlikleri gerillaları mağlup etti. 1978’de iktidar zenci çoğunluklara devroluncaya kadar kontrol Simith ve üç tanınmış zenci liderin elinde olmak üzere anlaşma imzalandı.

21 Nisan 1979’da ülkenin herkese oy hakkı tanındığı ilk genel seçimde zencilerin çoğunlukta olduğu parlamento işbaşına geçti. İngiltere’nin Thatcher hükümeti 1979’da Zimbabve ile münasebetlerini normal hale getirmek için gayret safretmeye başladı. Zimbabve nihayet 18 Nisan 1980’de tam bağımsızlığına kavuştu. Yapılan seçimleri büyük bir çoğunlukla Mugabe kazandı. Günümüzde de devlet başkanı olan Mugabe, çeşitli kargaşalıklara rağmen yönetimde kalmayı başardı (1993).

Fiziki Yapı

Zimbabve doğu sınırında dağlarla yükselen, diğer sınırlarda alçalan yüksek bir yayla üzerindedir. Yaklaşık ülke topraklarının dörtte biri deniz seviyesinden 1200-1500 m yüksektir. Arazi, doğu sınırı boyunca bulunan İnyanga Dağlarında 2600 m’yi aşarak en yüksek rakıma ulaşır. Arazi kuzeybatıda Zambezi Nehrine ve Kariba Gölüne doğru yavaş yavaş alçalır. Bu nehir vadisinde yükseklikler 200 m ile 600 m arasında değişir. Yukarı Zambezi’deki Victoria şelalelerinin genişliği 1,6 km’yi aşar ve ana çağlayan 108 m yükseklikten dökülür.

İklim

Zimbabve’de subtropikal bir iklim hüküm sürer. Yağışlı ılık mevsim Kasım’dan Mart’a kadar sürer ve soğuk kurak mevsim Mayıs’tan Ağustos’a kadar devam eder. Aradaki aylar geçiş aylarıdır. Yükseklik sıcaklığa tesir eder. Soğuk mevsimin Temmuz ayında değişik yüksekliklerde sıcaklık ortalaması 11° ila 18°C arasında, sıcak ay olan Ekim’de 20° ila 31°C arasında değişir. Yaylalarda yağış ortalamaları 650 ila 750 mm arasındadır. Yağış doğudaki dağlarda daha yüksek, güneydeki Limpopo ve Sabi vadilerinde daha azdır.

Tabii Kaynaklar

Güneybatıda bitki örtüsünü bodur çalılıklar ve dikenler, doğuda ise yapraklarını dökmeyen ağaçlar meydana getirir. Ülkenin belli başlı yeraltı zenginlikleri krom, altın, nikel, asbestos, bakır, demir ve maden kömürüdür.

Nüfus ve Sosyal Hayat

9.870.000 nüfusa sahip olan Zimbabve’de, halkın % 20’si şehirlerde, kalanı köylerde yaşar. En önemli nüfus merkezleri 863.000 nüfuslu başşehir Harare ve 495.000 nüfuslu Bulawayo’dur.

Zimbabve nüfusunun % 96’dan fazlasını zenciler meydana getirir. Zenciler Bantu dillerini konuşan iki büyük ana gruba ayrılırlar. Bunlar Ndebele (zencilerin % 16’sı) ve Shona (zencilerin % 80’i)’dır. Nüfusun % 3’ü Avrupalı, % 1’i kadarı da Asyalı ve değişik ırklardandır. İngiliz asıllı olan beyazların çoğu Protestandır. Zencilerin çoğu ise Putperesttir.

Beyazlar arasında okuma-yazma oranı % 100’dür. Genel okuma-yazma oranı ise % 45’tir. Resmi dil İngilizcedir. Halkın çoğu Shona ve Ndebele dillerini konuşur.

Siyasi Hayat

Zimbabve Cumhuriyetlerinde Parlamento Senato ve Temsilciler meclisinden meydana gelir. Senato 40 Millet Meclisi ise 100 üyelidir. Senatonun 10, meclisin 20 üyesi devlet başkanı tarafından seçilir. Ülke 8 eyalete ayrılmıştır. Zimbabve 1980’den itibaren Birleşmiş Milletlere üyedir.

Ekonomi

Zimbabve ekonomisi çeşitlilik arz eder. Tarım, madencilik ve imalat sektörlerinin hepsi önemlidir. Çalışan nüfusun % 35’i tarımla, % 30’u sanayi ve ticaretle, % 20’si hizmetlerle, % 15’i hükümet işleriyle uğraşır.

Ülkenin belli başlı tarım ürünleri tütün, şeker, pamuk, mısır ve buğdaydır. Giyim, kimya sanayileri ve hafif endüstri gelişmiştir. imalat için gerekli enerjinin çoğu Kariba Hidroelektrik Santralinde üretilir.

Ticari münasebetlerde bulunduğu ülkelerin başlıcaları GüneyAfrika, İngiltere, ABD ve Birleşik Almanya’dır.

Tagged :

Zambiya

DEVLETİN ADI: Zambia Cumhuriyeti
BAŞŞEHRİ: Lusaka
NÜFUSU: 8.300.000
YÜZÖLÇÜMÜ: 752.614 km2
RESMİ DİLİ: İngilizce
DİNİ: Putperestlik, Hıristiyanlık, İslamiyet
PARA BİRİMİ: Kwacha

Güney Afrika’da yer alan bir devlet. 8° 12’ ve 18° 03’ güney enlemleri ile 22° ve 33° 42’ doğu boylamları arasında kalır. Zambia’nın komşu olduğu ülkeler, kuzeyde Zaire; doğuda Tanzanya, Malami, Mozambik; güneyde Zimbabwe, Namibia, batıda Angola’dır.

Tarihi

Zambia’nın ilk tarihi hakkında pek az şey bilinmektedir. Buraya ilk gelen Avrupalılar, 1514’te Portekizliler oldu. Fakat ülkede ilk defa büyük çapta keşif yapan misyoner David Livingstone’dur. 1850’de ülkeye gelen Livingstone ölünceye kadar (1873) İngiltere lehine sömürgeleştirme hazırlıkları yaptı.

Zambia tarihinde diğer önemli bir şahıs olan Cecil John Rohdes 1888’de ülkedeki mahalli şeflerle madenler üzerine anlaşmalar imzaladı. Bölgeyi keşf ve geliştirme için İngiltere hükümetinin imtiyaz tanıdığı İngiliz Güney Afrika şirketini kurdu. İngiliz hükümeti buna ülke üzerinde tam ekonomik ve siyasi kontrol imkanı tanıdı. 1924’e kadar ülkeyi gerçekten yöneten bu şirketti. 1924’te İngiliz hükumeti kontrolü üzerine alarak, Kuzey Rodezya himaye devletini kurdu.

1953’te Kuzey Rodezya (şimdiki Zambia), Güney Rodezya (şimdikiRodezya) ve Nyasaland (şimdiki Malami) Rodezya ve Nyasaland federasyonunu kurdular. Afrikalıların çoğunluğu, yönetim beyazların elinde olduğundan, muhalefet ettiler. 1962’de Nyasaland federasyondan ayrıldı ve 31 Aralık 1963’te federasyon dağıldı.

1964 Ocağında Kuzey Rodezya’da iç bağımsızlık tanıyan bir anayasa uyarınca seçimler yapıldı. 24 Ekim 1964’te ülke Zambia ismini alarak bağımsızlığını kazandı. Bağımsızlığını kazanmasından sonra devlet başkanı olan Kenneth Kaunda 1991’de yapılan başkanlık ve parlamento seçimlerini kaybedinceye kadar bu görevini devam ettirdi. 1991’de seçimleri kazanan Frederick Chiluba devlet başkanı oldu.

Fiziki Yapı

Zambia topraklarının çoğu hafif dalgalı yüksek bir yayla üzerindedir. Yaylanın deniz seviyesinden yüksekliği 915 m ila 1525 m arasında değişmektedir. Güneye doğru uzanan ve Afrika’nın nehirlerinden biri olan Zambezi’nin meydana getirdiği vadi yaklaşık olarak 600 m yüksekliğindedir. Kuzeydoğudaki yaylayı kuzey-güney istikametinde akan LuangwaNehri keser. Zaire hududundan doğan Kafve Nehri, güney istikametinde akarak batı yaylasına uzanır. Luangwa ve Kafve nehirleri Zambezi’nin kollarıdır. Zambia’nın kuzeyinde üç göl bulunur: Tanganika, Nweru ve Bangweulu gölleri. Bunlardan sadeceBangweulu tamamen Zambia hudutları içindedir. Kuzeydoğuda Muchinga Dağları 2130 m yüksekliğe ulaşır. Zaire sınırı boyunca yükseklik ortalaması 1280 m’dir.

İklim

Zambia ekvatora yakın olmakla birlikte, iklimi daha çok rakımla (yükseklikle) ilgilidir. Ülkede üç mevsim görülür. Mayıstan ağustosa kadar ülke soğuk ve kuraktır. Kasıma kadar sıcaklık yükselir ve yağış görülmez. Aralık-nisan arası yağışlı geçer. Güneyde yıllık yağış miktarı 584 mm, kuzeyde 1278 mm’dir. Ülkedeki ortalama yıllık yağış miktarı ise 814 mm’dir. Sıcaklıklar soğuk mevsimde 16°C ila 27°C, sıcak mevsimde 27°C ila 32°C arasındadır. Sadece kasım ayında, vadilerde aşırı sıcaklık görülür.

Tabii Kaynaklar

Zambia’nın büyük bölümünü meydana getiren yüksek yaylalar kesif ormanlarla kaplıdır. Kobalt, bakır, çinko, altın, kurşun, vanadyum, manganez ve maden kömürü ülkenin başlıca yeraltı zenginlikleridir.

Nüfus ve Sosyal Hayat

8.300.000 nüfuslu Zambia’da nüfus yoğunluğu 11’dir. Halkın % 43’ü şehirlerde, kalanı köylerde yaşar. En büyük nüfus merkezleri başşehir Lusaka ile Kitwe ve Ndola’dır.

Zambialıların çoğu Bantu kabilelerine mensuptur. Bantular M.S. 1200 yıllarında Kongo havzasından göç etmiş ve Zambia’daki bir kısım Pigmeleri (Cüce Orta Afrika Zencileri) sürmüşlerdir. Bugün Zambia’da 8 büyük etnik gruba ayrılmış 73 kabile vardır. Güneybatıda Barotseler, kuzeyde Bembalar ve doğuda Çeva önemli etnik gruplardır. Zambia’da % 1,5 civarındaki Avrupalıların çoğu şehirlerde ikamet eder.

Zambialılar 30’a yakın lehçe kullanır. En çok konuşulan diller arasında Bemba, Lozi, Nyanja, Tonga, Luvale ve Lunda sayılabilir.

Halkın büyük çoğunluğu putperest, % 21’i Protestan ve Müslümandır.

Zambia bağımsızlığını kazanmadan önce ilkokul paralı ve yıllığı 30 dolardı. Ortaokul ise 50 dolardı. Çok kimse bu yüzden çocuklarını okula gönderemiyordu. Bağımsızlığını kazandıktan sonra okul parasız oldu. Okuma-yazma oranı % 54’tür. Lusaka’da modern bir üniversite mevcuttur.

Siyasi Hayat

Zambia Cumhuriyeti 136 üyeli bir parlamentoya sahiptir. 11 üyesi devlet başkanı tarafından atanır. Parlamento üyeleri beş yılda bir seçilir. Devlet başkanı anayasaya göre 5 yılda bir doğrudan halk tarafından seçilir. Ülke 9 eyalete ayrılmıştır. Üye olduğu milletlerarası kuruluşlar: Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği Teşkilatı ve İngiliz Milletler Topluluğudur.

Ekonomi

Zambia’da çalışan nüfusun % 65’i tarımla, % 35’i sanayi ve ticaretle uğraşır. Ülkenin belli başlı tarım ürünleri mısır, tütün, yerfıstığı, pamuk ve şekerdir. Tekstil, lastik, boru, patlayıcı madde ve tütün sanayileri gelişmiş durumdadır. Önceleri yabancı sermayenin elinde olan maden işletmesi, 1969’dan itibaren yavaş yavaş devletleştirilmiştir. Kauçuk ve fildişi ülkenin önemli zenginlik kaynaklarındandır.

Zambia’nın belli başlı ihraç malları bakır, kurşun, çinko ve tütündür. Ülke en çok mamul maddeler ve makinalar ithal eder. Bakır ana ihraç malı olup, dünya piyasasında bakır fiyatlarının düşmesi Zambia’ya büyük ölçüde tesir etmektedir. Mesela 1980 başlarında bakır fiyatlarındaki düşüş, ekonomik sıkıntıya sebep olmuştur. İthal mallarının çoğu Suudi Arabistan, Almanya ve ABD’den gelir. İhraç mallarının çoğu Japonya, Fransa, İngiltere ve ABD’ye gider.

Ulaşım: Denize kendi topraklarından çıkış yolu olmaması, Zambia için mesele teşkil etmektedir. Halihazırdaki demiryolu Zimbabwe’ye irtibatlıdır. Dares Salam’a giden bir petrol boru hattı döşenmiş ve Tanzanya’nın Dar es Salaam’a bağlanan demiryoluna irtibat için demiryolu yapılmıştır. Denize doğru geniş bir karayoluna ihtiyaç duyulmaktadır. Zaire’den denize çıkış sağlayan mevcut karayolunun kullanılması güç ve pahalıdır.

Tagged :

Yunanistan

DEVLETİN ADI: Yunanistan Cumhuriyeti
BAŞŞEHRİ: Atina
NÜFUSU: 10.288.000
YÜZÖLÇÜMÜ: 131.944 km2
RESMİ DİLİ: Yunanca
DİNİ: Hıristiyanlık, İslamiyet
PARA BİRİMİ: Drahmi

Balkan Yarımadasının güneyinde, kuzeyden Arnavutluk, Makedonya ve Bulgaristan, Doğudan Türkiye, güneydoğudan Ege Denizi, güneyden Akdeniz ve batıdan Adriyatik Denizi ile çevrili küçük bir ülke.

Tarihi

Tarihçiler Yunanistan tarihini üç büyük bölüme ayırırlar; Eski Yunan tarihi, Orta Devir-Bizans tarihi ve Yeni Yunanistan tarihi. M.Ö. (2000-146) tarihleri arasında hayat süren Eski Yunanlıların bu devirleri de dört bölüme ayrılır; M.Ö. (2000-500) yıllarına kahramanlık seneleri ve ilk olimpiyat seneleri adı verilir. M.Ö. (500-400) yıllarında meydana gelen İran savaşları, medeniyet seneleridir. M.Ö. (400-300) yılları eski Yunanlıların gerileme devridir. İskenderin Makedonya, Tiva ve İsparta istilaları bu devre dahildir. M.Ö. (300-146) tarihleri dördüncü ve son devirdir. Bu son devre aynı zamanda Helenistik Dönem de denir. M.Ö. 146 yılında Roma İmparatorluğunun idaresi başlar. Romalılar M.S. 395’te ikiye ayrılınca Yunanlıların Orta Dönem ve Bizans tarihi başlar. Bizans İmparatorluğunun ilk hükümdarı Konstantin’dir.

Konstantin 330 yılında, Doğu Roma’nın Bizans şehrini alarak ismini “Constantinople” şeklinde değiştirdi. Konstantin’in 378’de ölümüyle birlikte, imparatorluğun 1081’de başlayan gerileme dönemine kadar, sırasıyla Teodosiu, Lostianu, Iraklios, Isavroslar ve Mekadonya dönemleri geçti. Gerileme devri, Fatih Sultan Mehmed Hanın 1453 yılında “Constantinople”u alarak “İstanbul” yapmasıyla son buldu. Böylece yaklaşık 1000 yıllık Bizans İmparatorluğu tarihe gömüldü.

Fatih’in İstanbul’u fethetmesi, dünya tarihinin olduğu gibi Yunan tarihinin de dönüm noktasıdır. Artık Yunan Devleti kalmamış ve Yunanistan toprakları bir Osmanlı eyaleti olmuştu. Atina 1458 sonbaharında Osmanlı topraklarına katıldı. Fatih Sultan Mehmed Han hemen Atina’ya geldi ve dört gün kaldı. Türk ve Yunan arşivlerine göre Atina’da Türk idaresi zamanında tekke, küçük kervansaray, çeşme ve sebillerin dışında 9 cami ve tam teşekküllü bir medrese yapılmıştı. Bunlar; Mescidi İsmaili, Fethiye Camii, Yeni Cami, Aşağı Şadırvan veya Voyvoda Camii, Sofya veya Hüsnü Bey Camii, Sütunlu Cami, Akropol eteğindeki cami, Küçük Cami, Kafisiye Kazası Camii ve Ravaklı Medrese. Osmanlıların 400 sene hakim olduğu bu yerlerdeki eserlerden bugün minaresi yıkılmış iki camiyle bir medrese kapısı kalmıştır. Diğerlerinin ise izleri bile kalmamıştır. Yunanlılar 400 yıl kadar rahat ve huzur içinde Osmanlı tebeası olarak yaşadı. 1821 yılında, Osmanlı Devletinin gerilemeye başladığı dönemlerde, Avrupalıların kışkırtmalarıyla Yunan isyanı çıktı. İsyandan sekiz yıl sonra Yunanistan Krallığı kuruldu. 1832-1913 yılına kadar Danimarka asıllı krallar tarafından idare edildi. Yunanistan, bundan sonra 1923 yılına kadar Balkan Savaşları, Birinci Dünya Harbi ve iç karışıklıklarla uğraştı. Müttefiklerin yardımıyla Yunanlılar “Megalo İdea” hülyası ile, “Helen İmparatorluğu”nu yeniden kurmak üzere 15 Mayıs 1919’da İzmir’i Batı Anadolu topraklarını işgal ettiler. Çok geçmeden, Türk Ordusu karşısında tutunamayarak 1922’de hayalleriyle birlikte denize döküldüler. (Bkz. Balkan Savaşları, İstiklal Harbi)

Bu yenilgiyle birlikte Yunanistan’da iç karışıklıklar başgösterdi. 1923 yılında yapılan halk oylamasıyla Yunanistan Cumhuriyeti ilan edildi. Fakat 1926’da General Theodoros Pangalos diktatörlüğünü ilan etti. 1935 yılında monarşik idare yeniden ortaya çıktı ve Helen Kralı, George II, tahta geçti. İkinci Dünya Harbi patlak verince, Yunanistan 1940 yılında İtalya’dan bir ültimatom aldıysa da bunu reddetti. Fakat ardından Alman, İtalyan ve Bulgarlar ülkeyi işgal etti. 1944 yılında işgal kuvvetleri ülkeden çekildi. Ülkede tekrar iç karışıklıklar başgösterdi. Ülkeye sızmış komünist güçler, Kralcılar ve İngiliz birlikleri tarafından mağlup edildi. 1947’de yapılan yeni bir halkoylamasıyla George-II, idareyi eline aldı. Daha sonra yerine kardeşi Paul-I geçti.

Komünistler 1947-1949 yılları arasında tekrar karışıklıklar çıkardılarsa da, ABD’nin yardımıyla dağıtıldılar. 1963 yılına kadar ülke, Karamanlis hükümetince yönetildi. Bu tarihteki seçimleri Merkez Partisi kazandı. Ülke içinde yeniden karışıklıklar çıktı 1967 yılında Albay Papadopoulos ihtilalle idareyi eline geçirdiyse de 1973 yılında General Demetrius’un yeni bir ihtilaliyle idareyi kaybetti. 1974 yılında Kıbrıs problemi ortaya çıktı. Türk ordusunun “Barış Harekatı” Yunanistan’da iktidar değişikliğine sebep oldu. Yunan askeri cuntası dağıldı. Yerine Karamanlis hükümeti geldi. (Bkz. Kıbrıs)

Yunanistan, 1974 yılında referandumla yeniden Cumhuriyet oldu. 1981’de Avrupa Ekonomik Topluluğuna katıldı. 1981 ve 1985 seçimlerini PASOK (Panhelenik Sosyalist Hareket) partisi kazandı. Haziran 1989’da yapılan seçimlerde PASOK ikinci parti durumuna düştü. Seçim sonuçları hiçbir partiye hükümet kurma imkanı vermedi. Geçici hükümet altında Kasım 1989’da yapılan erken seçimlerde de hiçbir parti hükümet kuramayınca, Nisan 1990’da yeniden ikinci kez erken seçime gidildi. Meclisteki sandalye sayısının bir fazlasını kazanan Yeni Demokrasi Partisi hükümet kurdu. Hükümetin kurulmasından sonra yapılan seçim neticesinde Karamanlis ikinci kez cumhurbaşkanı oldu.

Fiziki Yapı

Yunanistan, Balkan Yarımadasının güney ucunda yaklaşık olarak 131.944 km2lik küçük bir ülkedir. Üç kenarı denizle çevrilidir. Doğu veGüneydoğusunda Ege Denizi, güneyinde Akdeniz ve batısında Yunan Denizi bulunur. Küçük bir ülke olmasına rağmen kritik bir mevkidedir. Avrupa ve Afrika kıtalarının en çok birbirine yaklaştığı yerlerden birinde bulunur. “Avrupa-Kıbrıs-Ortadoğu”, “Avrupa-Süveyş-Hind Okyanusu” ve “Rusya-Boğazlar-Ege Denizi-Akdeniz” su yollarını kontrol edebilecek coğrafi özelliğe sahiptir.

Yunanistan genel olarak beş bölgeye ayrılır: Makedonya, Trakya, Epirus, Teselya ve Mora. Yunanistan topraklarının hemen hemen beşte dördü dağlık, çok az bir bölümü de ovalıktır.

Orta Yunanistan’da uzanan sıra dağlar Korintos Boğazında son bulur. Bu dağlar, daha sonra Mora Yarımadasının içlerine kadar devam eder. Mora Yarımadasındaki başlıca dağlar şunlardır: Panahayiko, Erimantos, Zirra, Helmos, Mealo, Tavyetos, Parnonas.

Arnavutluk sınırından ülke içlerine doğru uzanan sıradağlara Pindos Dağları denir. Yaklaşık olarak 200 adet tepe bu bölgede birbirine paralel olarak yer alır. Pindos Dağlarının kuzeyine Grammos Dağları denir. Güneydeki kısımda ise, Nafpaktros ve Lodorikiyu dağları bulunur. Bu dağların ve ülkenin en yüksek noktası 2917 m’ye kadar yükselen Olimbos Dağıdır. Yunanistan ovaları kıyılarda yer alır ve genellikle denize açılır. Bir kısım ovalar ise iç kısımlarda bazı göllerin kurumasıyla ortaya çıkmışlardır. Başlıca ovalar şunlardır: Selanik, Argolidas, Messinas, Lakonias, Kopayidas ve Karlos.

Yunanistan kıyıları oldukça girintili çıkıntılı olup yaklaşık olarak 150-160 km kadar uzunluğundadır. Kıyılar boyunca, Ege Denizinde ve Akdenizde yaklaşık 2000’e yakın ada Yunanistan’a aittir. Bunlardan sadece 169 tanesi yerleşim yeridir. Ege Denizinde İmroz ve Bozcaada Türkiye’ye aittir. Başlıca büyük adalar şunlardır: Girit, Rodos, Milos, Korfu, Sakız, Midilli (Lesbos), Sisam, Eğriboz, Delos ve Mykonos.

İklim

Yunanistan, genel olarak yazları sıcak, kışları ise ılık ve serin geçen, Akdeniz ikliminin tesiri altındadır. Ülke toprakları küçük olmasına rağmen, denizlerin ayırdığı ve oyarak meydana getirdiği girintili çıkıntılı kıyı bölgelerinde adalarda ve iç kesimlerde, bu iklim yer yer değişen ve başkalaşan bir özellik gösterir. Adalarda, kıyılarda ve Halkidiki Yarımadasında yumuşak Akdeniz iklimi hüküm sürer. Dağlık bölgelerde ve iç kesimlerde ise Akdeniz’in dağ iklimi mevcuttur. Kuzeye doğru gidildikçe kış ayları soğuk ve yaz ayları daha sıcak geçer. Yağış miktarı genel olarak düşüktür. Batı sahilleri daha çok yağış alır. Bu bölgelerde esen güneyin nemli rüzgarları bol yağış getirir. Fakat yükselen dağlar, bu rüzgarların doğuya geçmesine mani olur.

Tabii Kaynakları

Yunanistan’ın batı bölgeleri, doğu bölgelerine nazaran daha yeşillik ve ovalıktır. Doğu bölgelerde geniş ovalar ve ormanlar çok daha azdır. Kıyı bölgeler ve adalarda bilhassa yabani zeytin, sakız ve çam gibi ağaç türlerine sık rastlanır.

Kuzey bölgelerde ve genellikle dağlık kesimlerde büyük gövdeli ve çok yapraklı ağaç türleri daha çoktur. Dağlık ve ormanlık olmasına rağmen büyük vahşi hayvanlar pek yoktur. Ancak küçük ve çok çeşitli yabani hayvan türlerine ve sürüngenlere çok rastlanır.

Doğu Yunanistan maden kaynakları bakımından çok zengindir. Daha çok Eviya, Argolido, Halkidiki, Kozani ve Ege adaları maden bakımından bolluk içinde olan bölgelerdir. Madenlerin bir kısmı toprak üstünden ve bir kısmı da toprak altından elde edilir. Darnasso, Grona, Elikona ve Kiteronada bölgelerinde boksit, Halkidiki, Eviya, Domoko ve Kozani çevresinde krom ve beyaztaş, Aliveride,Ptolemagida ve Megalopolide yörelerinde linyit ve Taşoz Adasının kuzeybatısında da petrol yatakları mevcuttur. Diğer önemli madenler şunlardır: Demir, nikel, amyant ve magnezyum filizi.

Nüfus ve Sosyal Hayat

Yunanistan nüfusu yaklaşık olarak 10.096.000 kadardır. Nüfus yoğunluğu 77’dir. Nüfusun % 98.5’i Yunanlı olup, bunun % 60’ı şehirlerde yaşar. Bugünkü Yunanlıların eski Yunanlılarla alakaları kalmamıştır. Yıllarca çeşitli egemenlikler altında çeşitli milletlerle karışmış ve başka bir topluluk haline gelmişlerdir.

Nüfusun üçte birine yakın bir bölümü başşehir Atina ve çevresinde yaşar. Bu bölgedeki nüfus yoğunluğu 100 kişinin üzerindedir. Bundan başka diğer önemli bölgeler şunlardır: Selanik, Pire, Patras, Kandiye, Tirhala, Serez, Yanya, Kırkira, Levkadas, Ahayas, Attiki, Iraklia ve Kavala’dır. Ülkede en kalabalık azınlık grup Türklerdir. Nüfusun yaklaşık % 2’sini meydana getirirler. Ayrıca bir miktar Bulgar, Rum ve Ermeni de yaşar.

Ülkenin resmi dili Yunancadır. Yunanistan’da yaşayan Türkler, her türlü baskılara rağmen Türkçe konuşurlar ve Yunanca da bilirler. Yunan hükümetleri Türklere çeşitli konularda zorluklar çıkarmaktadır. Halkın % 97’si Ortodokstur. Geri kalanların çoğunluğu Müslümandır. Çok az da olsa Katolik, Protestan ve Yahudi de vardır. Yunanlılar küçük yaşlardan itibaren “Türk düşmanlığı” ile yetişirler. Alfabelerinde küçücük çocuklara bu düşmanlığı öğretirler. Gayeleri eski Bizansa kavuşmaktır. Kendilerini halen Helen Medeniyetinin devamı sayarlar.

Yunanistan 1830’da Osmanlı Devletinden Hıristiyan batı ülkelerince koparılıp bağımsız olduğunda Mora Yarımadasında yaşayan 700.000 kişi kendisinin hangi ırk ve millet olduğunu bilmiyordu. Çoğunluğu çobanlık yapan muhtelif millet ve ırkların karışımından olan, Rumca konuşan bu topluluğu Avrupalı ülkeler Osmanlı Devleti aleyhine kullanarak, sizler eski Yunanlıların nesillerisiniz dediler. Nitekim A.J. Toynbee, 13 ciltlik İngilizce A. Study of History isimli eserinde eski Yunan fikrinin Akdeniz’i ele geçirmek isteyen sömürgeci emperyalist Avrupalı devletlerin, devlet adamlarının ortaya attığı bir yalan oduğunu açıkça ifade eder.

Charles Seignobos’un Medeniyet Tarihi isimli eserinin 441’inci sayfasında; “Ortaçağda tamamen yok olan Grek milleti siyasi maksatlarla Osmanlılara karşı yeniden ortaya çıkartıldı.” der.

Bulgar, İskit, Hunlar, Avarlar, Kumanlar, Peçenekler, Hazerler, Sırplar, Slavlar, Arnavut, Türkmen, Tatar ve İlliryalılar karışımı olan bu topluluğa Batılı tarihçi ve siyasetçiler tarafından eski Yunan şuuru verilerek Osmanlı Devletinin Akdeniz hakimiyetine son verilmesi ve Mora Yarımadasının elinden alınarak, yıkılışı hızlandırılmıştır. Böylece Batı emperyalizmi hem İslam ülkeleri, hem de diğer dünya devletlerinde kendine daha rahat ve kolay yerleşme yolu bulmuştur.

Çok eski lügatlarda Larousse dahil; Grek kelimesi “hilekar, dolandırıcı” manasına gelir. On dokuzuncu asırda Avrupa ülkelerinde Grek şenlikleri yapılırken, Alman tarihçi Profesör Fall Merayere, Mora Yarımadası’nın Ortaçağlardaki Tarihi isimli eserinde; “Avrupa’da Hellen ırkı tamamen yok olmuştur. Bu günkü Hıristiyan Yunanlıların damarlarında bir damla Hellen kanı yoktur.” demiştir. Konstantin Porfirogeret ise 8. asırda İtalya’dan gelen veba ile Hellenlerin son kalıntılarının da kaybolduğunu ifade eder.

1830’dan bu yana Türkiye aleyhine propaganda üç misli artmıştır. Yunanistan ilkokullarında Yunan çocuklarına; “Bir tek Türk kalmayıncaya kadar Türklerle savaşacağına…” dair yemin metnini ezbere okutmaktadır.

Siyasi Hayat

Yunanistan, başkanlık sistemine dayalı bir parlamenter cumhuriyettir. Devlet başkanı ve hükümet başkanı birbirinden ayrıdır. Kanun yapma yetkisi dört yılda bir seçilen meclise aittir. Yargı gücü bağımsız mahkemelere aittir. Yunanistan idari olarak 10 bölgeye ve 51 ile ayrılır.

Ekonomi

Yunanistan ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanır. Topraklarının % 29’una yakın bir bölümü tarıma elverişlidir. Çoğu bölgeler dağlık olduğundan tarım için müsait geniş ve verimli ovalar ve sulama ihtiyacı için gerekli akarsu miktarı azdır. Buna rağmen nüfusun % 30’una yakını tarım ve hayvancılıkla uğraşır. En önemli tarım ürünleri; tahıl, tütün, pamuk, pirinç, zeytin, üzüm, meyve ve sebzedir. Son yıllarda meyveciliğe ve sebzeciliğe çok önem verilmiştir. Özellikle kuru üzüm, limon ve portakal yetiştirilir. Hayvancılık gerektiği kadar gelişmemiştir. Kendisinin et ihtiyacını karşılayamamaktadır. Bu sebeple et dış pazarlardan satın alınmaktadır. Hayvancılığın geri olmasının başlıca sebebi yetersiz sayıdaki geniş otlak arazidir. Daha çok koyun, inek ve kümes hayvanları beslenir.

Yunanistan balıkçılık bakımından çok gelişmiş bir ülkedir. Çok çeşitli türde balık avlanır ve yetiştirilir. İçinde soğutucuları bulunan özel balıkçı tekneleri yapılmıştır. Açık denizlerde avlanan balıkçı filosu, ülkeye dondurulmuş balık temin etmektedir.

Yunanistan yeraltı madenleri bakımından çok zengin bir ülkedir. Başlıca madenleri; boksit, krom, beyaztaş, mermer, demir, nikel, amyant, magnezyum, bakır, kurşun, linyit, zımpara, sülfür, alüminyum ve petroldür. Yunanistan madencilik bakımından zengin olmasına rağmen bu alanın ekonomiye katkısı çok düşüktür. Ülkenin % 30’una yakın bir bölümü imalat sanayii ve endüstri alanında çalışır. En önemli endüstri kolları tekstil, kimyevi maddeler, gıda, çimento ve metal endüstrisidir.

Yunanistan daha çok Federal Almanya, İtalya, Fransa, Benelüks devletleri, Japonya, Libya, ABD, İngiltere ve BDT ile ticari münasebetlerde bulunur. Avrupa ekonomik topluluğunun bir üyesidir. İhracatının % 50’sine yakın bir bölümünü sanayi ürünleri özellikle kimyevi maddeler teşkil eder. Diğer ihraç ürünleri şunlardır: İşlenmemiş veya yarı yarıya işlenmiş maden cevherleri, tütün, zeytinyağı, kuş üzümü, pamuk, narenciye ürünleri, tekstil ürünleri, kuru üzüm ve balık. Ülkenin ambalaj sanayii oldukca gelişmiş durumdadır. Çeşitli Türk mallarını, özellikle incir, üzüm gibi maddeleri ambalajlayarak kendi malı olarak Avrupa ülkelerine satmaktadır.

Turizm, ülkenin çok önemli bir gelir kaynağıdır. Marathon, Mycenae, Olympia, Sparta, Thermopylae ve Tiryus gibi eski Yunan şehir devletleri turistlerin bir hayli ilgisini çekmektedir.

Ülkenin ana asfalt yolları ve demiryolları genellikle tabii tarihi yolları takip eder. Esas demiryolu sistemi İkinci Dünya Harbinden sonra inşa edilmiştir. Karayolları çok gelişmiş durumdadır. Biri yatay, diğeri dikey olarak ülkeyi kesen iki eski ana yol Atina’da kesişir. Deniz ulaştırması ve gemicilik oldukça gelişmiştir. Pire, Akdeniz’in en önemli limanlarından biridir. Atina’da milletlerarası bir havaalanı vardır. Bazı uçak şirketleri özel kuruluştur.

Tagged :