Hanehalkı Bilişim Teknolojileri (BT) Kullanım Araştırması, 2018

İnternet kullanan bireylerin oranı %72,9 oldu

Bilgisayar ve İnternet kullanımı 2018 yılında 16-74 yaş grubundaki bireylerde sırasıyla %59,6 ve %72,9 oldu. Bu oranlar 2017 yılında sırasıyla %56,6 ve %66,8 idi.

Bilgisayar ve İnternet kullanım oranları 16-74 yaş grubundaki erkeklerde %68,6 ve %80,4 iken, kadınlarda   %50,6 ve %65,5 oldu.

Her on hanenin sekizi İnternet erişim imkânına sahip

Hanehalkı bilişim teknolojileri kullanım araştırması sonuçlarına göre 2018 yılı Nisan ayında hanelerin %83,8’i evden İnternete erişim imkânına sahip oldu. Bu oran 2017 yılının aynı ayında %80,7 idi.

Temel göstergeler, 2009-2018

Genişbant ile İnternete erişim sağlayan hanelerin oranı %82,5 oldu

Genişbant ile İnternete erişim sağlayan hanelerin oranı 2018 yılı Nisan ayında %82,5 oldu. Buna göre hanelerin %44,5’i sabit genişbant bağlantı (ADSL, kablolu İnternet, fiber vb.) ile İnternete erişim sağlarken, %79,4’ü mobil genişbant bağlantı ile İnternete erişim sağladı. Genişbant İnternet erişim imkânına sahip hanelerin oranı önceki yıl %78,3’tü.

Bireylerin %45,6’sı e-devlet hizmetleri kullandı

Kişisel amaçla kamu kurum/kuruluşları ile iletişime geçmek veya kamu hizmetlerinden yararlanmak için 2017 yılı Nisan ayı ile 2018 yılı Mart aylarını kapsayan on iki aylık dönemde İnterneti kullanan bireylerin   16-74 yaş grubu bireyler içerisindeki oranı %45,6 oldu. Bu oran önceki yılın aynı döneminde (2016 Nisan-2017 Mart) %42,4’tü. Kullanım amaçları arasında kamu kuruluşlarına ait web sitelerinden bilgi edinme %41,7 ile ilk sırayı aldı.

İnternet üzerinden alışveriş yapma oranı %29,3 oldu

İnternet üzerinden kişisel kullanım amacıyla mal veya hizmet siparişi veren ya da satın alan 16-74 yaş grubundaki bireylerin oranı, 2017 yılı Nisan ayı ile 2018 yılı Mart aylarını kapsayan on iki aylık dönemde %29,3 oldu. Önceki yılın aynı döneminde (2016 Nisan- 2017 Mart), bu oran %24,9 olarak gözlendi.

Cinsiyete göre İnternet üzerinden alışveriş yapma oranı erkeklerde %33,6 olarak gerçekleşirken kadınlarda %25 oldu. Bu oranlar bir önceki yılın aynı döneminde sırası ile %29 ve %20,9 oldu.

İnternetten en çok %65,2 ile giyim ve spor malzemesi satın alındı

İnternet üzerinden alışveriş yapan bireylerin %65,2’si giyim ve spor malzemesi satın aldı. Bunu %31,9 ile seyahat bileti, araç kiralama vb. %26,8 ile ev eşyası (mobilya, oyuncak, beyaz eşya, vb; tüketici elektroniği hariç), %22,1 ile gıda maddeleri veya günlük gereksinimler ve %20,6 ile kitap, dergi, gazete (e-kitap dahil)  takip etti.

Giyim ve spor malzemeleri hem erkekler hem de kadınlar tarafından sırasıyla %55,9 ve %77,3 ile İnternet üzerinden en çok satın alınan ürün grubu oldu. Cinsiyete göre en az satın alınan ürün grubu ise erkeklerde %4,6 ile ilaç olurken, kadınlarda %2,8 ile oyun yazılımı, diğer bilgisayar yazılımı ve yazılım güncellemeleri oldu.

 

www.tuik.gov.tr

Tagged :

WordPress Sitelerinin Yükleme Hızını Arttırmanın Yolları

Performans arama sonuçlarında üst sıralarda yer almak ve daha iyi bir kullanıcı deneyimi sağlamak (ve dolayısıyla geri dönüş oranını arttırmak) için çok önemlidir.

Bu yüzden, eğer web siteniz kullanıcıları çok uzun süre bekletiyorsa, yani bu süre ilk işlenen bayttan itibaren üç saniyeden uzunsa, potansiyel müşterilerinizi kaybetme ve tüm SEO çabalarınızı çöpe atma riskiyle karşı karşıya kalırsınız. Google’ın sayfa hızı aracını yayınlamasından sonra yavaş yüklenen bir site için artık hiçbir mazeretiniz kalmadı.

Aşağıda WordPress sitenizin performansını arttırmak için üzerine eğilmeniz gerekenlerin bir listesi yer alıyor.

  1. Hosting Sağlayıcısı

Eğer bir web sitesini ilk kez yayına alıyorsanız, PHP Hostingpaketi tercih etmeniz gerekmektedir. IHS Telekom üzerinden alacağınız hosting paketinizde 7 / 24 saat boyunca ücretsiz destek alabilirsiniz. Web sitenizin hızlı açılmasını sağlayacak eklenti ve tema kurulumlarınızı ücretsiz talep edebiliyorsunuz.

  1. Önbellekleme

Önbelleğe alma işlemi düzenli ziyaretçilerinize daha önce yükledikleri dinamik içeriğin statik bir kopyasını sunar. Sizse bunu W3Total Cache, WP Super Cache, Hyper Cache gibi eklentilerle yaparsınız. Mutlaka önce özellikler listesini okuyun, sonra gerçekten gerektiği şekilde kullanabileceğiniz bir eklenti yükleyin. Örneğin W3Total Cache gibi aslında çok iyi olan bir eklenti acemi bir kullanıcının elinde harcanabilir.

Eğer bir IT ekibiniz veya sizin için sitenizin bakım işlerini üstlenen iyi bir WordPress geliştirme uzmanı varsa sorgulama optimizasyonuna, yani sorgulamaların ne kadar hızlı işlendiğine özellikle dikkat ettiklerini göreceksiniz. Memcached ve Redis gibi betikler bu işi kolaylaştırmaktadır, ayrıca .htaccess dosyasının içindeki mod_expires modülü de bir hayli faydalı olacaktır.

  1. Görseller

Bazı önbellekleme eklentilerinde CSS’i, JavaScript’i, Gzip sıkıştırmayı vs küçültmek için kullanılan ve performansı ciddi seviyede arttıran özellikler bulunmaktadır. Fakat bunu başka şekillerde de yapabilirsiniz.

 Lazy Load XT eklentisi: lazy_load filtresini uygulayarak görsellerin yalnızca web sitesi ziyaretçisi o görsellerin olduğu noktaya geldiğinde işlenmesini sağlar. Bu da algılanan performansı arttırır ve sitenizin olduğundan daha hızlı görünmesine neden olur.

 EWWW Image Optimizer: Görsellerin boyutlarını kaliteyi düşürmeden sıkıştırır. WP Smush.it adında aynı işi yapan başka bir kullanışlı eklenti daha bulunmakta.

 Sprite Pad: Ekranda dağınık olarak bulunup yapboz gibi birleştirilen hareketli CSS görselleri oluşturmak için kullanılır. Bu da HTTP istem sayısını ve gidiş gelişeri azaltır ve sayfa yüklenme hızını arttırır.

– Google Analytics, Tag Manager kodu vs gibi bazıJavaScriptlerinizi en son yükleyebilirsiniz. Bu snippetları php template dosyasına taşıyın.

  1. CDN Kullanımı

CDN olarak da bilinen bu ağ sunucu ayarlarınızı daha küresel bir hale getirerek çalışır. Aslen, içeriğiniz dünyada bir dizi uç sunucu (CDN sunucuları) kullanan herkese iletilir. Dolayısıyla sunucunuz diyelim ki ABD’de olsa bile Fransa’daki takipçilerinizin verinin Atlantik’i geçmesini beklemesine gerek kalmaz. Fransa’ya en yakın uç sunucudan orijinal verinin önbelleklenmiş bir kopyasını alırlar.

MaxCDN, CloudFare, Amazon CloudFront gibi hizmetlerle anlaşarak uç sunucularını bu amaç doğrultusunda kullanabilirsiniz.

Bunun küresel bir takipçi kitlesine hitap etmeyi amaçlayan ve günün her anında orta seviyeden yoğuna kadar her türlü trafiği almayı hedefleyen web siteleri için uygulanabilir bir seçenek olduğunu da unutmayın.

  1. Eklentiler ve Temalar

Sayfa yükleme süresinin artmasının sorumlusu sizin kişisel eklentileriniz de olabilir. Bazı eklentiler ve widgetlar sayfaya fazladan yük olur. Ama bu tüm eklentilerin sayfanızı şişirdiği anlamına da gelmez. Bu yüzden suçluyu bulmak için P3 (Plug-in Performance Profiler) isimli başka bir eklentiye ihtiyacınız var.

Tüm tanılamaları yaptıktan sonra sayfanızın ortalama yükleme süresini ve her eklentinin bu süreyi ne kadar uzattığını görebilirsiniz. Sorunu bulduktan sonra çok sevseniz bile o eklentiyi kaldırmanız gerekecektir. Bu nedenle daima kaliteli eklentiler kullanmalısınız çünkü kaliteli eklentiler performansı düşürmemeye özen gösterenlerdir.

Temanızın functions.php’si temaya özel işlevlerin bulunduğu yerdir. Bunların bazıları sayfanızın performansının kötü olmasının nedeni olabilir. Ne yaptığınızdan ve yaptığınız şeyin sonuçlarının ne olacağından emin olmadığınız sürece hiçbir snippetı doğrudan ana tema stil sayfasına (veya functions.php’ye) yapıştırmayın.

  1. Veritabanı

WordPress’in MySQL veritabanında çalıştığından ve zaman içinde gönderi düzenlemeleri, spam veya onaylanmamış yorumlar, sahipsiz üstveriler vs gibi sorgulama süresini yavaşlatan şeyler yüzünden tıkandığından yukarıda bahsedilmişti.

Veritabanını temizlemek için WP Sweep veya WP-DB Manager gibi bir eklenti kullanın. Tabii önce her şeyi yedeklemeyi sakın unutmayın.

Tagged : / /

Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması, 2014

İnternet kullanan bireylerin oranı %53,8 oldu 

Bilgisayar ve internet kullanım oranları 16-74 yaş grubundaki bireylerde sırasıyla %53,5 ve %53,8 oldu. Bu oranlar erkeklerde %62,7 ve %63,5 iken, kadınlarda %44,3 ve %44,1’dir. Bilgisayar ve internet kullanım oranları, 2013 yılında %49,9 ve %48,9’du. 

Bilgisayar ve İnternet kullanım oranlarının en yüksek olduğu yaş grubu 16-24’tür. Bilgisayar ve İnternet kullanımı tüm yaş gruplarında erkeklerde daha yüksektir. 

Düzenli internet kullanıcısı arttı

İnterneti 2014 yılının ilk üç ayında hemen her gün veya haftada en az bir defa kullanan 16-74 yaş grubu düzenli internet kullanıcılarının oranı %44,9 oldu. Bu oran, 2013 yılının aynı döneminde %39,5’ti. 

İnternet erişimi olan hane oranı %60,2 oldu

Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması sonuçlarına göre 2014 yılı Nisan ayında Türkiye genelinde internet erişim imkanına sahip hanelerin oranı %60,2 oldu. Bu oran 2013 yılının aynı ayında %49,1’di. 

Evden internete erişimi olmayan hanelerin %42,8’i evden internete bağlanmama nedeni olarak internet kullanımına ihtiyaç duymadıklarını belirtti. Bunu %31,9 ile internet bağlantı ücretlerinin yüksekliği takip etti. 

Genişbant internet erişim imkanına sahip hanelerin oranı %57,2 oldu. Buna göre hanelerin %37,9’u sabit genişbant bağlantı (ADSL, kablo TV altyapısı üzerinden kablolu internet, fiber vb.) ile internete erişim sağlarken, %37’si mobil genişbant bağlantı ile internete erişim sağladı. Darbant bağlantı ise hanelerin %6’sında internet erişimi için kullanıldı. 

Temel göstergeler, 2007-2014 


İnternet en çok evde kullanıldı

İnterneti 2014 yılının ilk üç ayında kullanan 16-74 yaş grubu bireylerin %79,1’i evde kullandı. Bunu %38,7 ile işyeri, %30,2 ile akraba, arkadaş evleri, %23,3 ile alışveriş merkezi, havaalanı, vb. kablosuz bağlantının yapılabildiği yerler ve %14,3 ile internet kafe takip etti. 

Ev ve iş yeri dışında internet kullanımı için taşınabilir cihaz kullanımı arttı

İnterneti 2014 yılının ilk üç ayında kullanan bireylerin %58’i ev ve işyeri dışında internete kablosuz olarak bağlanmak için cep telefonu veya akıllı telefon kullanırken, %28,5’i taşınabilir bilgisayar (dizüstü, netbook, tablet vb.) kullandı. Bu oranlar 2013 yılının aynı döneminde sırasıyla %41,1 ve %17,1’di.

İnternet kullanım amaçları arasında sosyal medya ilk sırada yer aldı 

İnternet kullanım amaçları dikkate alındığında, 2014 yılının ilk üç ayında internet kullanan bireylerin %78,8’i sosyal paylaşım sitelerine katılım sağlarken, bunu %74,2 ile online haber, gazete ya da dergi okuma, %67,2 ile mal ve hizmetler hakkında bilgi arama, %58,7 ile oyun, müzik, film, görüntü indirme veya oynatma, %53,9 ile e-posta gönderme-alma takip etti. 

İnternet kullanan bireylerin yarıdan fazlası e-devlet hizmetleri kullandı

İnterneti 2013 yılı Nisan ayı ile 2014 yılı Mart aylarını kapsayan on iki aylık dönemde kullanan bireylerin kişisel amaçla kamu kurum/kuruluşları ile iletişimde internet kullanma oranı %53,3 oldu. Bu oran önceki yılın aynı döneminde (2012 Nisan-2013 Mart) %41,3’tü. Kullanım amaçları arasında kamu kuruluşlarına ait web sitelerinden bilgi edinme %51,2 ile ilk sırayı aldı. 

İnternet üzerinden alışveriş arttı

İnternet kullanan bireylerin internet üzerinden kişisel kullanım amacıyla mal veya hizmet siparişi verme ya da satın alma oranı %30,8 oldu. Önceki yıl İnternet üzerinden alışveriş yapanların oranı ise %24,1’di.

İnternet üzerinden alışveriş yapan bireylerin 2013 yılı Nisan ile 2014 yılı Mart aylarını kapsayan on iki aylık dönemde %51,9’u giyim ve spor malzemesi, %27’si ev eşyası (Mobilya, oyuncak, beyaz eşya vb), %26,8’i seyahat bileti, araç kiralama vb., %24,9’u elektronik araçlar (Cep telefonu, kamera, radyo, TV, DVD oynatıcı vb.), %15,9’u kitap, dergi, gazete (e-kitap dahil) aldı. 

site:tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=16198

Tagged :

Biyoloji

Biyoloji veya canlı bilimi, canlıları inceleyen bilim dalı. Biyoloji ile ilgilenen bilim insanına biyolog denir.

Biyologlar, tüm canlıları; tüm gezegeni kaplayan küresel boyuttan, hücre ve molekülleri kapsayan mikroskobik boyuta kadar onları etkileyen önemli dinamik olaylarla birlikte inceleyen, biyoloji bilimiyle uğraşan kişilerdir. Birçok süreci bünyesinde barındıran hayati süreçlerden bazıları; enerji ve maddenin işlenmesi, vücudu oluşturan maddelerin sentezlenmesi, yaraların iyileşmesi ve tümorganizmanın çoğalmasıdır.

Hayatın gizemleri, tarihteki tüm insanları etkilediğinden; insanın fiziksel yapısı, bitkiler ve hayvanlar hakkındaki araştırmalar tüm toplumların tarihlerinde yer bulur. Bu kadar ilginin bir kısmı, insanların hayata hükmetme ve doğal kaynakları kullanma isteğinden gelmektedir. Soruların peşinden koşmak, insanlara, organizmaların yapıları hakkında bilgi kazandırdı ve de yaşam standartları, zamanla yükseldi. İlginin bir diğer kısmı ise, doğayı kontrol etme isteğinden çok, onu anlama isteğinden gelmektedir. Bu araştırmaların ilerletilmesi, bizim dünya hakkındaki düşüncelerimizi değiştirmiştir.

Biyolojinin; botanik, zooloji ve tıp gibi birçok dalı eskidir. Ancak, bunları tek bir kategori altında toplayan “biyoloji“, ancak 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu bilmin gelişmesiyle, bilim insanları, bütün yaşayan varlıkların, ortak bazı özellikler taşıdıklarını anlamışlardır. Bu nedenle de varlıkların bir bütün içerisinde incelenmesinin yararlarını kavramışlardır. Biyoloji, günümüzde, en önemli bilim dallarından biridir: Tüm yeryüzündeki biyoloji ve tıp dergilerde, yıllık bir milyon makaleden fazla yayımlanmaktadır.[1] Aynı zamanda, biyoloji, yeryüzündeki tüm okullarda öğretilen ana derslerden biridir.

Biyoloji, bu kadar fazla konuyu kendi kapsamı altında topladığı için birçok dallara bölünmüştür. Organizma türüne göre bu bilimdalını bölen yöntem; bitkileri inceleyen botanik, hayvanları inceleyen zooloji ve son olarak da mikroorganizmaları inceleyen mikrobiyolojiyi ana dallar olarak alır. Bazı bölme yöntemleri ise, incelenen organizmaların derecesine göre bu ayrımı yapmaktadır: Bu sistem; hayatın temelkimyasını inceleyen moleküler biyolojiyi, hayatın temel yapı taşları olan hücreleri inceleyen hücre biyolojisini, organizmaların iç organlarının çalışmasını inceleyen fizyolojiyi, organizmaların dış görünüşlerini inceleyen morfolojiyi ve organizmaların birbirleri ve çevreyle ilişkilerini inceleyen ekolojiyi, biyolojinin anaimesi, Yunanca hayat anlamına gelen βίος(bios)’la, ‘incelemesi’ anlamına gelen λόγος (logos)’un, birleşmesiyle oluşmuştur. Göründüğü kadarıyla kelime, günümüzde kullanılan anlamıyla ilk defa, Gottfried Reinhold Treviranus’un Biologie oder Philosophie der lebenden Natur’unda (Biyoloji ya da yaşayan Doğanın Felsefesi) (1802) ve Jean-Baptiste Lamarck’ın Hydrogéologie’sinde (Hidroloji) (1802) kullanılmıştır. Kelimenin kendisi ise 1800’de Karl Friedrich Burdach’a atfedilse de, kelime Michael Christoph Hanov’un 1766’da basılan Üçüncü Cilt’inde, Philosophiae naturalis sive physicae dogmaticae: Geologia, biologia, phytologia generalis et dendrologia başlığıyla yer bulmuştur.

Tarihi

Biyolojinin tek bir bilimdalı olarak ortaya çıkması 19. yüzyılda olmuşsa da, biyolojik bilimlerinden, tıp gelenekleri ve doğa tarihiyle ilgili olanlarının iziGreklere kadar sürülebilir. Rönesans ve Keşif Çağı’nda, deneyciliğin tekrar revaşta olması, bilinen organizmaların sayısının da hızla artmasıyla, biyolojik düşünceyi geliştirdi. Vesalius, fizyolojideki dikkatli gözlemin artmasını başlattı, Carolus Linnaeus, Georges-Louis Leclerc, Comte de Buffon gibi insanlar hayatın çeşitliliğini anlamak, fosil kayıtlarında bulunmak ve organizma davranışlarını incelemek adına kavramsal çalışmalar başlattılar. Mekanik felsefenin güçlenmesiyle doğa teolojisinin önem kazanması da doğa tarihinin gelişmesi açısından bir etkide bulunmuş olabilir.

18. yüzyılda, biyolojinin çoğu dalı – botanik, zooloji ve jeoloji – profesyonelleşmeye başladı ve bu bilimsel anlamda bir dal olmaları yolundaki adımları hızlandırdı. Ancak yine de 1800’lerin sonuna kadar bu işlem tamamlanmadı. Antoine Lavoisier ve diğer fizikçiler, fiziksel ve kimyasal teorilerle hayvansal ve hayvansal olmayan âlemleri birleştirmeye başladı. 19. yüzyıla doğru gidildikçe, Alexander von Humboldt gibi kâşif-doğacılar, organizmaların aralarındaki ilişkileri ve bu ilişkilerin bulundukları ortama göre nasıl farklılık gösterdiklerini inceleyerek biyocoğrafya,ekoloji ve etoloji gibi bilimdallarını başlattı. Çoğu doğacılar, organizmaların değişmediği fikrini reddetmeye başlayıp soy tükenmesi ve türlerin değişebilmesi gibi fikirlere sıcak bakmaya başladı. Embriyoloji ve paleontoloji gibi yeni alanlarla bu tarz tutumlar birleşince Charles Darwin’in doğal seleksiyon yoluyla meydana gelen evrim teorisi ortaya çıktı. 19. yüzyılın sonu; hayatın kaynağı ve hastalıklara mikroorganizmaların neden olması konularında tartışmalar, sitoloji, bakterioloji ve fizyolojik kimya gibi alanlara şahitlik yaptı. Ancak yine de kalıtım konusu tamamıyla bir gizemdi.

20. yüzyılın başında, Gregor Mendel’in çalışmaları, Thomas Hunt Morgan ve öğrencileri tarafından genetiğin hızla gelişmesini sağladı. 1930’lara gelindiğinde nüfus genetiği ve doğal seleksiyonun birleşimi, modern evrim sentezinin ve evrim biyolojisinin ortaya çıkmasını sağladı. Özellikle de James D. Watson’la Francis Crick’in DNA’yı 1953’te keşfetmesinin ardından birçok dal gelişti. Genetik kodun kırılmasının ve merkezi dogmanın (central dogma) kurulmasının ardından, biyoloji; ekoloji, etoloji, sistematik paleontoloji, evrimsel biyoloji,gelişim biyolojisi ve diğer organizmalarla ilgili dalları kapsayan organizma biyolojisi ile hücre biyolojisi, biyofizik, biyokimya, nörobiyoloji, immünoloji ve birçok benzer dalı kapsayanmoleküler biyoloji olarak ikiye ayrıldı. 21. yüzyılın başına gelindiğinde bu kadar ayrı parçanın oluşturduğu karışıklık ve anlaşmazlık geçmeye başladı. Organizmal biyologlar moleküler teknik ve fikirlere, moleküler biyologlar da genler ve doğal çevre arasındaki fikirlerle genetik kalıtımla ilgili fikirlere önem vermeye başladı.

Biyolojinin İlkeleri

Biyoloji, bilgiye ulaşmak için bilimsel metodu kullanır. Bilimsel teoriler, bilimsel gözlemlere dayanır ve bu teoriler, yeni araştırmalarla bazen geliştirilirler. Bilimsel teoriler aynı zamanda, daha gözlenmemiş bir fenomenin tahmin edilebilmesi için de kullanılabilirler. Biyolojik sistemler, bazen sistematik olarak modellenirler; ancak yine de – diğer bilim dallarında da olduğu gibi – teoriler sadece matematik kullanarak açıklanmazlar.

Biyolojik bilimler, birkaç temel ilkenin altında toplanılabilirler: evrensellik, evrim, çeşitlilik, devamlılık, genetik, homeostasis, ve etkileşimler.

Evrensellik

Organizmalar; görüntüde, doğal ortamında ve davranışlarında fazlaca farklılık göstermelerine rağmen, aslında tüm canlılar bazı evrensel temelleri paylaşırlar. Bütün canlı yaşamının karbon bazlı bir biyokimyası vardır: Karbon, tüm canlıları oluşturan temel yapı taşıdır. Aynı şekilde,su da, temel çözendir. Dünya’daki tüm organizmalar, genetik bilgiyi depolamak için DNA ve RNA-bazlı mekanizmalar kullanırlar. Bir diğer evrensel ilke ise, virüslerin dışındaki tüm canlıların hücrelerden oluştuğudur. Aynı şekilde, tüm organizmalar, benzer büyüme süreçleri geçirirler.

Tüm bu sayılanlar, Dünya’daki tüm organizmalar için geçerli olsa da, teoride alternatif bir yaşam türü de varolabileceğinden, bilim insanları, alternatif bir biyokimyayı araştırmaktadırlar.

Çeşitlilik

Ağaçlar, Plantea şubesinde sınıflandırılan canlılardır.

Sistematik ve taksonominin ilgi alanı olan sınıflandırma, birbirinden farklı yöntemler izler. Taksonomi, organizmaları, taxa adı verilen gruplarda sınıflandırırken, sistematik, organizmaların birbirleriyle ilişkilerini inceler. Bu bilim dalları, kladistik ve genetik dallarında da geliştirmişlerdir.

Geleneksel olarak, canlılar beş büyük aleme bölünürler:

Monera — Protista — Fungi — Plantae — Animalia

Ancak, çoğu bilim insanı, bu sistemi demode bulmakta ve de modern alternatifler getirmektedirler. Modern sistemler, üç-âlemli bir sistem kullanırlar:

Archaea — Bacteria — Eukaryota

Bu âlemler, hücrelerin çekirdeklerinin olup olmamasına ve hücrelerin iç yapılarının farklılıklarına göre bölünmüştür.

Aynı zamanda, metabolik anlamda, daha az canlı olan bazı hücreiçi parazitler de biyolojide ayrı bir alem olarak incelenirler:

Virüsler — Viroidler — Prionlar.

Daha da ileri gidildiğinde, bütün âlemler, tüm türler ayrı ayrı sınıflandırılıncaya kadar bölünürler. Bu sıralama, şu sırayla gider: Alem, Filum, Sınıf, Takım, Cins, Tür ve Alt türdür. Bir organizmanın bilimsel adı, onun cinsi ve türüne göre belirlenir. Mesela, insanlar Homo sapiens olarak adlandırılırlar. Homo cinsi, sapiens ise türüdür. Bilimsel tür isimlerini yazarken, organizmanın cinsinin ilk harfini büyük yazıp türünü küçük harflerle yazmak gerekir. Ayrıca tüm adın da yana yatık yazılması bir kuraldır. Sınıflandırma için kullanılan terim, taksonomidir.

Devamlılık

Her canlı kalıtsal bilgisini değişmeden gelecek nesile aktarmaya çalışır; bitkiler çiçek, çiçekler tohum üretir.

19. yüzyıla kadar, yaşamsal formların bazı şartlarda aniden ortaya çıkabileceği düşünülüyordu. William Harvey, bu yanlış kavramı, “tüm yaşam bir yumurtadan gelir” (Latince’de Omne vivum ex ovo) sözüyle düzeltmiş ve modern biyolojinin temellerini atmıştır. Kısaca anlatmak gerekirse, bu söz, hayatın bir kaynaktan kırılmayan bir devamlılıkla geldiğini söyler.

Aynı ataya sahip birkaç organizma benzer özellikler gösterirler. Dünya’daki tüm organizmalar, ortak bir atadan ya da ortak bir gen havuzundan gelirler. Tüm dünyanın en son ortak atasının 3.5 milyar yıl önce ortaya çıktığı düşünülmektedir. Biyologlar, genetik kodun evrenselliğini; bacteria, archaea ve eukaryotunhepsinin aynı atadan geldiğinin önemli bir kanıtı olarak düşünmektedirler.

Homeostazi (Homeostasis)

İnsan kan hücreleri, insan “homeostasis”ini sağlamaya yardımcı olurlar.

Homeostazi (denge), açık bir sistemin, bağlantılı kontrol mekanizmaları tarafından kontrol edilen dinamik eşitlikler aracılığıyla, kendi iç ortamının sabit bir hal sağlayabilmesidir. Tek hücreli ya da çok hücreli tüm organizmalar, homeostasis gösterir: Hücresel düzeyde pH değerinin ayarlanması, organizma düzeyinde vücut sıcaklığının sabit tutulması ve ekosistem düzeyinde bitkilerin karbondioksit fazlalığında daha hızlı büyümesi buna örnek olarak gösterilebilir. Doku ve organlar da homeostasis sergilerler.

Etkileşimler

Her şey diğer organizmalar ve çevreyle etkileşim içerisindedir. Biyolojik sistemleri incelemenin bir zor kısmı da, incelenen organizmanın diğer faktörlerle çok sayıda etkileşim içerisinde olmasıdır. Mikroskobik bir bakterinin lokal şeker eğimine tepkide bulunması, aslında, bir aslanın Afrika savanasında yemek aramasından farklı değildir. Herhangi bir tür için, davranışlar; agresif, yardımcı, parazitsel ya da simbiyotik olabilir. İşler, herhangi bir ekosistemde, birden fazla tür etkileşime girdiğinde karışır. Bu türdeki çalışmalar, ekolojinin çalışma alanındadır.

Çalışma alanları

Biyoloji o kadar büyük bir araştırma sahası haline gelmiştir ki, genellikle bir dal olarak değil de, birbirine geçmiş birçok alt dal olarak görülür. Bu madde, dört ana grubu incelemektedir. İlk grup; hücre,gen, vb. temel yapı taşlarını inceleyen dallardan oluşmaktadır. İkincisi; doku, organ ve vücut düzeyindeki yapıları inceleyen dallardan oluşmaktadır. Üçüncüsü, organizmalar ve onların geçmişlerini incelerken, sonuncusu da onların etkileşimlerini inceler. Bu sınırların, gruplamaların ve açıklamaların sadece biyolojik araştırmanın basitleştirilmiş bir betimlemesi olduğu unutulmamalıdır. Gerçekte, bu dallar arasındaki sınırlar belirli değildir ve birçok dal, birbirinin yöntemlerini kullanırlar. Mesela, evrimsel biyoloji, DNA zincirlerini belirlemede moleküler biyolojiden fazlaca etkilenir. Başka bir örnek vermek gerekirse, fizyoloji, organ sistemlerinin görevlerini açıklarken hücre biyolojisinden oldukça yararlanır. Bunun dışında, etoloji ve karşılaştırmalı psikoloji, hayvan davranışlarının incelenmesi ve düşünsel özelliklerini incelemesiyle biyolojinin sınırlarını genişletirler. Nitekim, evrimsel psikoloji, psikolojinin de bir bioloji dalını savunmaktadır.

Hayatın yapısı

Moleküler biyoloji, biyolojinin moleküler düzeyde yapılanıdır. Genetik ve biyokimya başta gelmek üzere, bu dal, birçok dalla iç içe geçmiştir. Moleküler biyolojinin ilgi alanı hücrenin değişik sistemleri – DNA, RNA ve protein sentezini de kapsayarak – ve bu etkileşimlerin nasıl kontrol edildiğidir.

Hücre biyolojisi ise hücrenin fizyolojik, davranışsal – etkileşimleri ve hareketleri de dahil – özelliklerini inceler. Bu işlem, hem mikroskobik hem de moleküler düzeyde yapılır. Hücre biyolojisi, hem bacteria gibi tek hücreli hem de insan gibi çok hücreli organizmaları inceler.

Hücre oluşumu ve görevinin anlaşılması, tüm biyolojik bilimler için hayati değer taşır. Hücre türleri arasındaki benzerlik ve farklılıkların ortaya çıkarılması ise özellikle hücresel ve moleküler biyolojinin konusudur. Bu farklar ve benzerlikler, birleştirici bir fikir oluşturmada kullanılırlar.

Genetik, genlerin, kalıtımın ve organizmaların değişkenliğinin bilimidir. Modern araştırmalarda, belirli bir genin ne işe yaradığı konusunda önemli bilgiler verir. Genetik bilgi, genellikle, DNA moleküllerinin kimyasal yapılarının ifade edildiğikromozomlarda taşınır. Genler, protein sentezi için gerekli bilgiyi kodlarlar. Dolayısıyla da bir bireyin fenotipinin belirlenmesinde büyük görev alırlar.

Gelişim biyolojisi, organizmaların büyüyüp gelişmesini inceler. Embriyolojiden ortaya çıkan bu dal, hücre büyümesinin genetik kontrolünü, hücresel farklılaşmayı ve değişimi inceler. Gelişim biyolojisinde kullanılan model organizmalardan bazıları Caenorhabditis elegansDrosophila melanogasterBrachydanio rerioMus musculusve Arabidopsis thaliana’dır.

Organizmaların fizyolojisi

Fizyoloji, tüm yapıların birlikte nasıl çalıştığını anlamaya çalışarak, organizmaların mekanik, fiziksel ve biyokimyasal süreçlerini inceler. “Yapıdan göreve” anlayışı, biyoloji için çok önemlidir. Fizyolojik çalışmalar genellikle, bitki fizyolojisi ve hayvan fizyolojisi olarak ikiye ayrılırlar; ancak fizyolojinin ilkeleri evrenseldir ve her tür organizma üzerinde incelenilebilir. Mesela, maya hücresi hakkında öğrenilen bir özellik, insan hücresi üzerinde de incelenilebilir. Hayvan fizyolojisi, insan fizyolojisinin method ve araçlarını insan olmayan türlere taşır. Bitki fizyolojisi bile, bu türlerden bazı fikirleri ödünç alır..

Anatomi, fizyolojinin önemli bir dalıdır ve sinir, bağışıklık, hormon, dolaşım ve solunum gibi organ sistemlerini inceler. Bu daldan öğrenilenler, tıbbın nöroloji ve immünoloji gibi dallarına büyük yarar sağlar.

Organizmaların çeşitliliği ve evrimi

Evrimsel biyoloji, organizmaların zamanla değişmeleri de dahil, onların kökleriyle ilgilenir ve birçok taksonomiyle ilintili bilim insanını bünyesinde bulundurur. Mesela, genellikle belirli bir organizma hakkında eğitim almış – mammaloji, ornitoloji ya da herpetoloji gibi – birçok bilim insanını içine alıp, evrim hakkındaki daha genel sorulara cevap arar. Evrimsel biyoloji, fosil kalıntılarını inceleyerek evrimin hızı ve türünü inceleyen paleontoloji üzerine kurulmuştur. 1990larda, daha önceden modern sentezden dışlanmış olan gelişim biyolojisi, evrim biyolojisinin sahasına, evrimsel-gelişimsel biyolojinin çalışmalarıyla tekrar girdi. Evrimsel biyolojiyle alakalı dalların bazıları; filojenetik, sistematik ve taksonomidir.

Taksonomik açıdan ilintili iki büyük geleneksel bölüm, botanik ve zoolojidir. Botanik, bitkilerin bilimidir. Bu bilimdalı, bitkilerin gelişim, üreme, metabolizma, gelişim, hastalık ve evrimlerini inceleyen birçok daldan oluşmaktadır. Zooloji ise hayvanlarla ilgilidir. Bu bilim dalı, anatomi ve embriyolojinin dalları olan fizyolojiyi de kapsar. Hayvanların ve bitkilerin genel genetik ve gelişimsel mekanizmaları;moleküler biyoloji, moleküler genetik ve gelişim biyolojisi altında yapılır. Hayvanların ekolojisi ise davranışsal ekoloji ve diğer dallarla incelenilir.

Hayatın sınıflandırılması

Çoğunlukla kullanılan sınıflandırma sisteminin adı, rütbe ve iki isim içeren “Linnaean taksonomi“dir. Organizmaların isimlendirilmesi ise “International Code of Botanical Nomenclature (ICBN)”, “International Code of Zoological Nomenclature (ICZN)”, “International Code of Nomenclature of Bacteria (ICNB)” gibi uluslararası anlaşmalarla yapılır. Bu üç alandaki isimlendirmeyi standart haline getirmeye çalışan Draft BioCode 1997’de yayımlansa da resmi olarak kabul görmeyi beklemektedir. “International Code of Virus Classification and Nomenclature (ICVCN)” ise BioCode’un dışında kalmaktadır.

Organizmaların etkileşimleri

Doğadaki bütün canlılar birbirleriyle etkileşim içindedirler.

Ekoloji, yaşayan organizmaların dağılım ve sıklığıyla birlikte organizmaların aralarındaki ve çevreleriyle ilişkilerini de inceler. Bir organizmanın çevresi, hem onun doğal ortamını hem de iklim ve jeoloji gibi abiotik faktörlerin toplamını kapsar. Ekolojik sistemler, birçok düzeyde incelenirler: birey, nüfus,topluluk, ekosistem ve biyosfer. Tahmin edilebileceği gibi ekolojinin de birçok alt bilimdalı vardır.

Etoloji, hayvan davranışını (özellikle de primatlar ve canidae familyaları gibi sosyal hayvanları) incelemekle beraber, bazen zoolojinin bir alt bilimdalı olarak görülür. Etyologlar, özellikle, davranışın evrimi ve doğal seleksiyon gözüyle davranışı anlamakla ilgilidirler. Bir anlamda, Charles Darwin ilk etyologtur ki kitabı The expression of the emotions in animals and men’le (Hayvan ve insanlarda duyguların gösterilmesi) birçok etyologu etkilemiştir.Biyocoğrafya, plaka tektoniği, iklim değişimleri, göç ve yer değiştirme gibi konulara özel bir yer vererek organizmaların Dünya’ya yayılışını inceler.

Kaynakça

  1. ^ Roberts, Michael Bliss Vaughan. Biology: A Functional Approach. Cheltenham: Thomas Nelson and Sons, 1986. sf. 1
Tagged :

Fizik

Fizik (Eski Yunanca: φύσις fisis “doğa”) maddeyi, maddenin uzay-zamanda hareketini enerji ve kuvveti de kapsamak üzere bütün ilgili kavramlarla birlikte inceleyen doğa bilimidir. Daha genel olarak, evren ile ilgili nasılları cevaplamak için doğanın genel bir analizidir.

Fizik en eski akademik disiplinlerden biridir, astronomiyi kapsadığı için ilki de denebilir. 16. yüzyıldan bu yana kendi sınırlarını çizmiş modern bir bilim olmasına karşın, Bilimsel Devrim’den önce iki bin sene boyunca felsefe, kimya, matematik ve biyolojinin belli branşları ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Buna karşın, matematiksel fizik ve kuantum kimyası gibi alanlardan dolayı fiziğin sınırlarını net olarak belirlemek güçtür.

Fizik, diğer disiplinleri etkilemesi bakımından da önemlidir. Bunun nedeni kısmi olarak ondaki gelişmelerin genellikle teknolojiye uygulanmasıyken, fizikteki yeni fikirlerin matematik ve felsefe gibi diğer disiplinleri etkilemesinin katkısı da büyüktür. Örneğin, elektromanyetik ve nükleer fizikteki yenilikler günümüz toplumunun gelişmesinde önemli yer tutan televizyon, bilgisayar, elektrikli ev eşyaları, nükleer silahlar gibi ürünlerin, termodinamikteki yenilikler motorlu taşımanın, mekanikteki yenilikler kalkülüsün gelişmesine neden olmuştur.

Kapsam ve amaçları

Parabol şeklinde akan lavGalileo’nun düşen cisimler yasasıyla birlikte kara cisim ışınımını da gösterir – sıcaklık karacismin renginden yola çıkılarak tespit edilebilir.

Fizik kuarklar, nötrinolar ve elektronlar gibi temel parçacıklardan galaksi süperkümelerine kadar çok geniş bir yelpazede birçok fenomeni inceler. Diğer her şeyin kendilerinden oluştuğu bu fenomenleri incelemesi itibarıyla fizik zaman zaman “temel bilim” olarak da anılır. Fizik doğadaki çeşit çeşit fenomeni daha basit fenomenlerle açıklamaya çalışır. Böylece fizik hem gözlemlenebilir şeyleri temel nedenlere indirgemeye hem de bu temel nedenleri birbirleriyle ilişkilendirmeye çalışır.

Örnek olarak, Antik Çin’de insanlar mıknatıs taşlarının birbirini görünmez bir kuvvet ile çektiğini gözlemledi. Bu etki sonradan manyetizma olarak isimlendirildi ve esaslı olarak ilk kez 17. yüzyılda incelendi. Çinlilerden kısa bir zaman önce Yunanlılar da aynı görünmez kuvvetin amber gibi bazı cisimlerin hayvan postuna sürtüldüğünde ortaya çıktığını keşfettiler. Bu ise ilk kez gene 17. yüzyılda araştırıldı ve elektrik olarak isimlendirildi. Böylece fizik doğadaki gözlemleri iki temel nedene indirgemiş oldu. Bunun üzerine, 19. yüzyılda bu iki kuvvetin aslında tek bir kuvvetin, elektromanyetik kuvvetin, iki farklı görünümü olduğu keşfedildi. Bu “birleştirme” süreci günümüzde de devam etmektedir; bugün elektromanyetizma ve zayıf nükleer çekimin, bunlardan daha temel olan elektrozayıf etkileşimin iki farklı görünümü olduğu düşünülmektedir. Fizik doğanın neden bu şekilde olduğuna dair nihai bir neden (Her Şeyin Teorisi) bulma yoluna devam ediyor.

Bilimsel metot

Fiziksel teorilerin geçerliliği bilimsel metot ile test edilir. Araştırılan teorinin sonuçları teoriyi test etmek için uygulanan deney verileriyle karşılaştırılır; deney ve gözlemlerden elde edilen bilgiler toplanır ve teorinin tahmin ve öngörüleriyle kıyaslanır, buna göre teorinin geçerli olup olmadığına karar verilir.

Deneysel verilerle çok iyi derecede örtüşen ve hiç yalanlanmamış teoriler sıklıkla bilimsel yasa ya da doğa yasası olarak adlandırılır. Tabii ki, bilimsel yasalar da dahil olmak üzere bütün teoriler deneylerle herhangi bir ters düşme söz konusu olduğunda daha tutarlı ve genel teorilerle değiştirilip düzeltilebilir.

Teori ve deney

Teorisyenler var olan deneylerle uyuşan ve gelecek deneylerle sınanabilecek matematiksel modeller üretmeye çalışırken deneyciler teorik öngörüleri test etmek ve yeni fenomenler gözlemlemek için deney yaparlar. Teori ve deneyler birbirinden ayrı olarak geliştirilse de birbirlerine kuvvetli bir bağlılıkları vardır. Fizikteki gelişmeler sıklıkla ya deneyciler halihazırdaki teorilerin açıklayamadığı bir deney yaptıklarında ya da teorisyenler yeni deneylerin yapılmasına ışık tutan, deneylerle test edilebilir yeni öngörüler öne sürdüklerinde meydana gelir.

Teorisyenlik ve deneycilik arasında gidip gelen fizikçiler fenomenolog olarak isimlendirilir. Fenomenologlar deneylerde gözlemlenen kompleks fenomenlere bakıp onları temel teorilerle ilişkilendirir.

Teorik fizik tarihsel olarak felsefeden ilham alagelmiştir, elektromanyetik teori bu yolla bütünleştirilmiştir. Bilinen evrenin ötesinde, fiziğin teorik sahasına dahil olan varsayımlar da vardır; örneğin paralel evrenler, multiverse, ileri boyutlar. Teorisyenler bu fikirleri halihazırdaki teorilerle bazı belli problemleri çözmek için öne sürerler. Böylece bu fikirlerin sonuçları deneylerle kıyaslanabilecek biçimde ortaya konur ve test edilebilecek öngörüler ortaya atılır.

Deneysel fizikçiler mühendislik ve teknoloji dallarına bilgi verdiği gibi bu dallardan bilgi de alır. Temel araştırma ile ilgilenenler parçacık hızlandırıcıları ve lazer gibi ekipmanlar dizayn edip kullanırken uygulamalı araştırma yapanlar genellikle endüstride çalışır ve manyetik resonans görüntüleme (MRG) ve transistör vb. teknolojilerin gelişiminde rol alırlar. Feynman’a göre, deneycilerin teorisyenler tarafından hiç araştırılmamış yerlere de yönelebilir.

Matematik ve diğer bilimlerle ilişkisi

Assayer’de (1622), Galileo, matematiğin doğanın kendi yasalarını belirttiği dil olduğunu söyler. Fizikteki çoğu deneysel sonuç numerik ölçümler şeklinde gelir ve teoriler bu matematiksel sonuçları karşılamak için matematiksel formda olurlar.

Fizik yasaların keskin olarak formülize edilebileceği mantıksal çerçeveyi sağlamak ve öngörüleri sayısal olarak ortaya koymak için matematiği kullanır. Analitik çözümlerin bulunamadığı durumlarda sayısal analiz yapılır ve simülasyonlar kullanılabilir.

Fizik ile matematik arasındaki temel fark fiziğin nihai olarak materyal gerçekliğin açıklanmasıyla ilgileniyor olduğudur. Fizik teorilerin öngörülerini deney ve gözlem sonuçlarıyla karşılaştırmak suretiyle ilerler, öte yandan matematik dünyada gözlemlenebilecek şeylerin ötesinde, soyut kalıplarla ilgilenir. Buna rağmen ikisinin arasındaki fark çok kesin sınırlarla çizili değildir. Fizik ile matematik arasında kalan geniş bir araştırma sahası vardır; matematiksel fizik.

Fizik öz itibarıyla diğer birçok bilim ile iç içedir, uygulamalı alanlarının mühendislik ve medikal bilimlerle iç içe olduğu gibi. Fiziğin prensipleri diğer doğa bilimlerinde de kendini gösterir, özellikle her türlü materyal sistem için geçerli olan enerjinin korunumu yasası gibi. Süperiletkenlik gibi bazı diğer fenomenler ise bu temel yasalardan türetilirler ve kendileri temel yasa değildir çünkü sadece belli başlı bazı sistemlerde kendilerini gösterirler.

Fiziğin (bazen kimyayı da içerecek biçimde) genellikle “temel bilim” olarak anılıyor oluşu diğer tüm disiplinlerin (biyoloji, kimya, jeoloji, malzeme bilimi, mühendislik, medikal bilimler) temel fizik yasalarına uyan belirli materyal sistemlerle ilgileniyor olduğundandır. Örneğin kimya madde kümelerinin (atom ve moleküllerden oluşan gaz ve sıvılar gibi) ve kimyasal maddelerin değişiminden kaynaklanan, kimyasal reaksiyon denilen süreçlerin incelenişidir. Kimyasal bileşenlerin yapısı, aktivitesi ve özellikleri onları oluşturan moleküllerin özelliklerinden çıkartılabilir. Bu temel özellikler kuantum mekaniği, kuantum kimyası, termodinamik ve elektromanyetizma gibi fiziğin alanlarıyla tanımlanır.

Felsefi îmalar

Fizik felsefi köklerini Antik Yunan felsefesinden alır. Tales’in maddeyi ilk kez karakterize etmesinden Demokritus’un doğayı bölünemez atomlara indirgemesine, the Ptolemaic astronomy of a crystalline firmament ve Aristo’nun Fizik’ine kadar farklı Yunan filozofları kendi doğa felsefelerini geliştirmişlerdir. 18. yy a kadar fizik doğa felsefesi olarak biliniyordu.

19. yüzyıl itibarıyla fizik diğer bilimlerden ve felsefeden pozitif bir bilim olarak ayrılmıştır. Diğer bütün bilimler gibi fizik de bilimsel metodunun yeterli bir tanımı için bilim felsefesine dayanır. Bilimsel metot a priori ve a posteriori gerekçelendirmeleri, verilmiş bir teorinin geçerliliğinin Bayesian inference ile belirlenmesini içerir.

Fiziğin gelişimi eski filozofların birçok sorusunu cevapladığı gibi ortaya yeni sorular da çıkarmıştır. Fiziği çevreleyen felsefi meseleler, fizik felsefesi, uzay ve zamanın doğası, determinizm, ve empirizm, natüralizm ve realizm gibi metafiziksel görüşlerle ilgilenir.

Determinizm savunucusu Laplace ve kuantum mekaniğinin kurucularından Schrödinger gibi birçok fizikçi çalışmalarının gerisindeki felsefi görüşler üzerinde de yazmışlardır. Stephen Hawking matematiksel fizikçi Roger Penrose’u The Road to Reality (Gerçeğe Giden Yol) kitabından dolayı Platonist olmakla itham etmiştir. Hawking aynı zamanda kendisini de “utanmaz bir indirgemeci” olarak tanımlamış ve Penrose’la aynı felsefi konular üzerinde yazmıştır.

Tarih

Antik çağlardan bu yana insanlar doğanın nasıl davrandığını anlamaya çalıştılar. En büyük gizemlerden biri Güneş ve Ay gibi gök cisimlerinin hareketiydi. Çoğunluğunun yanlışlığı kanıtlanan teoriler ortaya atıldı.

Her olayın doğanın içinde bir nedeni olduğunu savunan filozof Tales (yaklaşık MÖ 624-546) doğal olayları açıklamak için kullanılan doğaüstü, mitolojik ve dinsel açıklamaları reddeden ilk kişi oldu. İlk fiziksel teoriler felsefi terminolojiyle anlatılıyordu ve bu yüzden sistematik deneysel test uygulamak mümkün değildi. Ptolemy ve Aristo’nun birçok çalışması gündelik gözlemlerle de örtüşüyor değildir.

Buna rağmen birçok antik filozof ve astronomun yaptığı öngörüler doğrudur. Leucippus (MÖ 5. yüzyılın ilk yarısı) atomizmi kurdu ve Arşimet mekanik, statik ve hidrostatik alanlarında suyun kaldırma kuvvetini de içeren birçok sayısal betimlemede bulundu. Orta Çağ, Müslüman fizikçilerle (en tanınmışı Alhazen’dir) birlikte deneysel fiziğin doğuşuna tanıklık etti; bunu erken dönem modern Avrupa fizikçilerinin (en tanınmışı Galileo Galilei ve Johannes Kepler’in çalışmalarının üzerinde klasik mekaniği inşa eden Isaac Newton’dur) modern fiziği şekillendirmeleri takip etti. 20. yüzyılda Albert Einstein’ın çalışmaları fiziğe günümüze değin süren biçimini kazandırmıştır.

Temel teoriler

Fizik çok geniş bir yelpazeye sahip olsa da bazı temel teoriler bütün fizikçiler tarafından kullanılmaktadır. Bu teoriler deneylerle defalarca test edilip doğru bulunmuştur ve şu an kesin bir geçerlilikle doğanın doğru bir modeli olarak kabul edilmektedir. Örneğin klasik mekanik nesnelerin hareketini nesneler atomik boyutların oldukça üstünde olduğunda ve hareketin hızı ışık hızın oldukça altındaysa doğru ve tutarlı bir biçimde açıklayıp tahmin edebilmektedir. Bu teoriler aktif çalışma sahalarına dahil olmaya devam etmektedir. Klasik mekaniğin önemli bir dalı olan kaos 20. yüzyılda, klasik mekaniğin Isaac Newton tarafından ilk kez formülize edilmesinden yaklaşık üç asır sonra keşfedilmiştir.

Bu merkezi teoriler daha spesifik konuları anlamak ve araştırmak için temel olmuşlardır ve uzmanlık alanı önemli olmaksızın her fizikçinin bu teoriler hakkında bilgisinin olması beklenir. Bu teoriler klasik mekanik, kuantum mekaniği, termodinamik ve istatistiksel mekanik, elektromanyetizma ve özel göreliliktir.

Araştırma alanları

Günümüzdeki araştırma alanları kabaca katı hal fiziği, atomik, moleküler ve optik fizik, parçacık fiziği, astrofizik, jeofizik ve biyofizik olarak sıralanabilir. Bazı fizik bölümlerinde fizik eğitimi alanında da araştırmalar yapılmaktadır.

20. yüzyıldan bu yana fiziğin spesifik alanları oldukça özelleşmiştir ve çoğu fizikçi kariyeri boyunca sadece tek bir alanla ilgilenir olmuştur. Albert Einstein ve (1879-1955) ve Lev Landau (1908-1968) gibi fiziğin birden çok alanıyla ilgilenenler günümüzde çok az sayıdadır.

Fiziğin temel alanları, onlara bağlı alt branşlar ve teoriler

Yoğun madde fiziği

Maddenin yeni bir halinin (Bose–Einstein yoğuşması) varlığını gösteren, Rubidium gazı atomlarının hız dağılımı verisi

Fiziğin maddenin makroskopik özellikleriyle uğraşan dalıdır. Bir sistemi oluşturan parçacık sayısı çok fazla ve bu parçacıklar arasındaki etkileşim kuvvetli olduğunda ortaya çıkan fazlarla ilgilenir.

Bu fazlardan en bilindik olanları atomların aralarında elektromanyetik kuvvetten doğan bağlarla birbirine bağlandığı, maddenin katı ve sıvı halleridir. Daha ilginç fazlara örnek olarak süperakışkanlık ve Bose-Einstein yoğuşması olarak adlandırılan, çok düşük ısılarda ortaya çıkan durumlar, serbest elektronların özelliklerinden kaynaklı olarak bazı materyallerde meydana gelen süperiletkenlik, atomik latislerde görülen ferromagnetik ve antiferromagnetik fazlar verilebilir.

Yoğun madde fiziği günümüzde çağdaş fiziğin en geniş araştırma sahasıdır. Tarihsel olarak, şimdi yoğun madde fiziğinin bir dalı olarak kabul edilen katı hal fiziğinden türemiştir. Yoğun madde fiziği ismi ilk kez Philip Anderson tarafından çalışma grubunu yeniden isimlendirdiğinde (1967) kullanılmıştır. Kimya, malzeme bilimi, nanoteknoloji ve mühendislik dallarıyla ortak konulara da sahiptir.

Atomik, moleküler ve optik fizik

Atomik, moleküler ve optik fizik (AMO) bir ya da birkaç atomdan oluşan yapılar düzeyinde madde-madde ve madde-ışık etkileşimini inceler. Üç alan birbirleriyle karşılıklı ilişkileri, kullandıkları metotların benzerliği, enerji düzeylerinin ortaklığı sebebiyle tek bir isim altında toplanmıştır. Üç alan da hem klasik hem kuantum uygulamalarını içerir, makroskopik analizin tersine etkileşimlere mikroskopik analiz ile de yaklaşabilirler.

Atomik fizik atomlardaki elektron kabuklarıyla ilgilenir. Günümüzde atom ve iyonların kuantum kontrolü, soğutması ve çarpıştırılmasına, zayıf etkileşimli gazların (Bose-Einstein yoğuşması ve seyreltik Fermi dejenere sistemleri gibi) kolektif davranışlarına, fiziğin temel sabitlerinin yüksek duyarlılıkla ölçülmesine ve yapı ve dinamik üzerinde elektron korelasyonunun etkisine odaklanılmıştır. Atomik fizik çekirdek fiziği tarafından etkilenir fakat çekirdekler arası fizyon ve füsyon etkileşimleri yüksek enerji fiziğinin alanına dahildir.

Moleküler fizik çoklu-atom yapılarıyla ve bu yapıların madde-ışık bağlamında iç ve dış etkileşimleriyle ilgilenir. Optik fizik optikten farklı bir disiplindir, optik makroskopik objeler ve klasik ışık alanlarının kontrolüyle ilgilenirken optik fizik optik alanların temel özellikleri ve mikroskopik düzeyde madde ile etkileşimini inceler.

Yüksek enerji/parçacık fiziği

Higgs bozonunun olağan bir görünümünü içeren, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nın CMS detektöründe tetiklenmiş bir olay.

Parçacık fiziğinin konusu madde enerjinin temel yapıtaşlarının ve aralarındaki etkileşimin incelenmesidir. “Yüksek enerji fiziği” olarak da adlandırılır. Bunun nedeni birçok temel parçacığın doğal olarak oluşmaması ve diğer parçacıkların yüksek enerji ile çarpıştırılması sonucu ortaya çıkmasıdır. Bu çarpıştırmalar parçacık hızlandırıcılarlada yapılabilirler.

Astrofizik

Evrenin görünen ışık spektrumundaki en derin görüntüsü, Hubble Ultra Derin Alanı

Astrofizik ve astronomi fiziğin teori ve metotlarının yıldız yapıları ve evrimleri, güneş sisteminin temeli ve ilgili kozmolojik problemlerin aydınlatılması için kullanılmasıdır. Astrofizik geniş bir konu olduğundan mekanik, elektromanyetizma ve istatistiksel mekanik, termodinamik, kuantum mekaniği, görelilik, çekirdek ve parçacık fiziği, atomik ve moleküler fizik gibi fiziğin birçok alanından beslenir.

Karl Jansky’nin 1931’de gök cisimleri tarafından yayılan radyo sinyallerini keşfetmesi radyo astronomisinin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Astronominin öncüleri günümüzde uzayın keşfiyle ilgilenmekteler. Dünya atmosferinde meydana gelen pertürbasyon ve girişim fenomenleri uzay temelli gözlemleri kızılötesi, morötesi, gamma-ışını ve X-ışını astronomisi isin gerekli kılmıştır.

Fiziksel kozmoloji evrenin en büyük ölçeklerde nasıl oluştuğunun ve geliştiğinin incelenmesidir. Albert Einstein’ın görelilik teorisi bütün modern kozmolojik teorilerde baş rolü oynar. 20. yüzyılın başlarında Hubble’ın uzayın genişlediğini keşfetmesi (Hubble diyagramıyla gösterilmiştir) durağan evren modeli ve Big Bang kuramları açısından çok önemli bir yer tutmuştur.

Big Bang nükleosentezinin başarısı ve kozmik arkaplan ışımasının keşfi Big Bang modelini 1964’te doğrulamıştır. Bu model iki teorik temele dayanır; Albert Einstein’ın genel görelilik teorisi ve kozmolojik prensip. Kozmologlar yakın dönemde evrenin gelişmesini açıklamak için, kozmik genişleme, karanlık enerji ve karamadde faktörlerini içeren ΛCDM modelini geliştirmişlerdir.

Fermi Gamma-ışını Uzay Teleskopu’ndan elde edilen bilgiler geçtiğimiz on yılda birçok keşif ve teorik olasılığın önünü açmış ve eldeki teorilerin düzeltilmesi ve daha iyi açıklanmasında yardımcı olmuştur. Karamaddenin açıklanmasını da sağlayan birçok keşfin önümüzdeki birkaç yıl içerisinde yapılacağı düşünülmektedir. Fermi karamaddeyi zayıf etkileşimde bulunan ağır parçacıklar ile açıklayabilecek bir kanıt aramaktadır, bunun LHC ve diğer yer altı parçacık hızlandırıcılarında yapılan deneylerle destekleneceği tahmin edilmektedir.

IBEX halihazırda yeni astrofiziksel keşifler üretmektedir: Güneş rüzgarının terminasyon şoku boyunca “kimse enerjik nört atom (ENA) ribonunu neyin ürettiğini bilmiyor, fakat herkes klasik heliosfer betimlemesinin – güneş sisteminin güneş rüzgarının yüklü parçacıklarını paketlemesinin yıldızlar arası ‘galaktik rüzgar’a doğru bir kuyruklu yıldız şeklinde püskürtülmesi – yanlış olduğu konusunda hemfikir.”

Temel fizik

Evrensel kanunları bulmaya çalışan fiziğin teorilerinin farklı uygulama alanları vardır. Kabaca, klasik fiziğin yasaları atomik boyutların üzerinde ve ışık hızının altında olan sistemleri açıklamak için yeterli bir çerçeve sunar. Bu ön gereksinimler karşılanmadığında gözlemler klasik fiziğin tahminleriyle örtüşmez. Albert Einstein mutlak zaman ve mekan kavramları yerine uzay-zaman kavramını koyan özel görelilik kuramını geliştirdi ve böylece ışık hızına yaklaşan hızlardaki sistemleri açıklamak mümkün oldu. Max Planck, Erwin Schrödinger ve diğerlerinin atomik ve atomaltı boyutlardaki sistemleri açıklamak için parçacıkların ve etkileşimlerin olasılıksal algılanışını içeren kuantum mekaniğini ortaya atmaları ile çok küçük boyutlardaki sistemleri deneylerle tutarlı bir biçimde açıklayabiliyoruz. Daha sonra, kuantum alan teorisi kuantum mekaniği ve özel göreliliği birleştirdi. Genel relativite yüksek kütleli ve büyük boyutlu yapıların açıklanması için dinamik, doğrusal olmayan bir uzay-zaman kavrayışı ortaya attı fakat bu teori diğer temel açıklamalarla henüz birleştirilemedi; söz konusu birleştirme için kuantum gravitasyonunu açıklayacak aday teoriler halen geliştirilmekte.

Uygulamaları ve etkileri

Arşimed’in vidası basit makine ile sıvıları taşıyor.

Uygulamalı fizik, genel olarak, fiziğin özel bir kullanım sahasında geliştirilmesidir. Bir uygulamalı fizik programı genellikle jeoloji ve elektrik mühendisliği gibi birkaç uygulama disiplininden dersler içerir. Mühendislikten temel farklı uygulamalı fizikçinin özel bir düzenek tasarlamaması, bunun yerine, yeni teknolojilerin gelişimi ya da belli bir problemin çözümü için fiziği kullanmasıdır.

Yaklaşım uygulamalı matematiğin yaklaşımının benzeridir. Uygulamalı fizikçiler aynı zamanda fiziğin bilimsel araştırmada kullanımıyla da ilgilenebilirler. Örneğin akseleratör fiziğiyle ilgilenen fizikçiler daha iyi parçacık detektörlerinin yapımı için çalışabilirler.

Fiziğin mühendislikte geniş bir uygulama sahası vardır. Örneğin mekaniğin bir alt kolu olan statik köprü ve benzeri yapıların inşasında kullanılır. Akustiğin daha iyi anlaşılması daha efektif konser salonlarının yapılması için, benzer şekilde optiğin daha iyi anlaşılması optiksel araçların daha iyi ve kullanışlı üretilmesi için teorik zemin sağlar. Fiziğin anlaşılması daha gerçekçi uçuş simülasyonları, bilgisayar oyunları ve filmlerin üretilmesine yardım eder.

Standart kabule göre fizik yasaları evrenseldir ve zamanla değişmez; bu nedenle, belirsizlik içinde kalınan bazı sorunların çözümü için de fizik kullanılır. Örneğin, Dünya’nın merkezinin araştırılması ancak Dünya’nın kütlesi, sıcaklığı ve dönüş oranının bilinmesiyle mümkündür. Aynı zamanda fizik mühendislikte simülasyon üretilmesini sağlayarak yeni teknolojilerin gelişmesinde çok büyük bir rol oynar.

Fizikte interdisipliner (disiplinler arası) yöntemlerin yeri önemlidir ve diğer birçok alan fizik tarafından etkilenmektedir, örnek olarak ekonofizik ve sosyofizik verilebilir.

Güncel araştırmalar

Fiziğin öngördüğü tipik bir olay: bir süper iletkenin üzerinde havada duran mıknatıs Meissner etkisini kanıtlıyor.

Fiziksel araştırmalar birçok farklı alanda gelişimini sürdürüyor.

Katı hal fiziğinde, çözülmemiş önemli teorik bir problem yüksek sıcaklıkta süper iletkenlik olgusudur. Diğer bir önemli katı hal fiziği uğraşıda elektronların dönü (spin) özelliğinin kullanılarak elektronik işlemlerin yapılmasını amaçlayan spintronik’dir. Bu konu ile bağlantılı diğer bir güncel konu ise kuantum bilgisayarın katı hal sistemlerinde gerçekleştirilmesidir.

Parçacık fiziğinde, Standart Model’in ötesinde ve temelinde başka bir fiziğin olduğunun deneysel bulguları ortaya çıkmaya başladı. Bunların en önemlilerinden bir tanesi nötrinoların kütlesinin sıfır olmadığının keşfine ilişkin bulgulardır. Bu deneysel sonuçlar uzun süre çözülememiş solar nötrino problemini çözmüş gibi görünüyor. Kütleli nötrinoların fiziği halen aktif bir teorik ve deneysel araştırma konusu. Parçacık hızlandırıcıları TeV mertebesinde enerjilerle parçacıkları çarpıştırmaya başladı. Deneyciler bu deneylerin sonucunda Higgs bozunumu ve süpersimetrik parçacıkları bulmayı umuyor.

Yarım asırdır süregiden, kuantum mekaniğiyle genel göreliliği tek bir kuantum gravitasyonu kuramında birleştirme çabaları henüz sonuç vermiş değil. Halihazırdaki aday teoriler M-teorisi, süpersicim teorisi, döngü kuantum gravitasyonu olarak sıralanabilir.

Birçok astronomik ve kozmolojik gözlem henüz tatmin edici biçimde açıklanmış değil. Bunlardan birkaçı; ultra-yüksek enerjili kozmik ışınlar, baryon asimetrisi, evrenin ivmelenmesi, galaksilerin anormal dönüş oranları.

Yüksek enerji ve kuantum fiziğinde ve astrofizikte elde edilen büyük gelişmelere rağmen kaos, türbülans vb. birçok günlük fenomen hala tam anlamıyla anlaşılabilmiş değil. Dinamik ve mekaniğin zekice uygulanmasıyla çözülebileceği düşünülen kompleks problemler çözümsüz olarak duruyor; örnekler arasında kum yığınlarının oluşumu, sudaki titreşimlerin yapısı, su damlalarının biçimi, yüzey gerilimi fenomeninin mekanizması ve çalkalanan heterojen karışımların kendiliğinden dizilimi var.

Karmaşık (kompleks) yapıların 1970’lerden bu yana artan bir ilgiyle incelenmesinin birkaç nedeni var. Güncel matematiksel ve sayısal yöntemler, ve bilgisayar işlem yetileri karmaşık sistemlerin gerçekçi modellenebilmesine olanak sağladı. Karmaşık fizik, aerodinamikte türbülansın araştırılması ve biyolojik sistemlerde model oluşumunun gözlemlenmesi gibi durumlarda da görülebileceği üzere, git gide disiplinler arası bir araştırma sahası olmaktadır.

  • Horace Lamb (1932): “Şimdi yaşlı bir adamım ve ölüp cennete gittiğimde iki konuda aydınlanmayı umuyorum; kuantum elektrodinamiği ve akışkanların türbülans hareketi. İlki konusunda daha optimistim.”

Dış bağlantılar

  • Google Fizik Dizini: fizik ile ilgili sitelerin listesi
  • Carl R. Nave, HyperPhysics, . Online crosslinked physics concept maps.
  • Eric Weisstein, Weisstein and Wolfram Research, Inc., and et al, World of Physics. Online Physics encyclopedic dictionary.
  • Physics.org. Website of the Institute of Physics.
  • Optics.net, Optics on the Net. Online Optics, optoelectronics technical, forums and buyer’s guide.
  • Electronics-ee, Electronics for engineers. Online Electronics, electrical resources and forums.
  • Optics2001, The Optics Odyssey. Optics community and library.
  • Karlsson, Erik B., “The Nobel Prize in Physics 1901-2000“.
  • Fizikist – Bilim ve Teknoloji Platformu
  • PhysicistTv.
  • Physics, share your documents, k12
  • Physics, science, and mathematics discussion
  • Teknorbit.com.
Tagged :

Kimyasal element

Element, aynı cins atomlardan oluşan ve kimyasal yollarla kendinden daha basit ve farklı maddelere ayrılamayan saf maddelere verilen isim.

Kimyasal elementler aynı atom numarasına sahipdirler. Atom numarası atomdaki proton sayısını (cekirdek yükünü) gösteren sayıdır. Bir elementin böylece tüm atomlarında aynı sayıda proton bulunur. Proton sayıları aynı,nötron sayısı (kütle numaraları (= proton sayısı + nötron sayısı)) farklı atomlara izotop denir.

Toplam 118 adet element bulunmuştur. Bunların 94 tanesi Dünya üzerinde doğal olarak bulunmaktadır. 80 adet element sabit izotopa sahiptir. Bu elementler, atom numarası 43 ve 61 (teknetyum ve prometyum) dışında atom numarası 1’den 82’ye kadar olan atomlardır. Atom numarası 83 ve daha fazlası olan atomlar (bizmut ve fazlası) kesinlikle sabit değildirler ve radyoaktifözellikler barındırırlar. Atom numarası 83’ten 94’e kadar olanlar sabit değillerdir.

İnsan vücudunda elementler

Bir element insan vücudunda yüzde miligram mertebesinde bulunursa bu elemente makroelement (majörelement, plastik element) denir. Diğerlerine nazaran daha az oranda (yüzde mikrogram mertebesinde) bulunanlara ise izelement (oligoelement, minörelement, katalitik element) adı verilir. Minörelementler genellikle enzim, hormon gibi vücutta önemli fonksiyonu olan maddelere bağlı olarak görev yaparlar.

İyon halinde bulunanlar

Na+, K+, Ca2+, Mg2+, Cl, HCO3, PO43-, HPO42- gibi iyonlar halinde bulunurlar. Elektrolit dengeyi sağlarlar. Ayrıca vücutta su dengesinin ve osmotik basıncın ayarlanması iyon halindeki elementlerle sağlanır.

Kompleks Halinde Bulunanlar

Hemoglobinde, miyoglobinde demir (Fe) bulunur, çeşitli enzimlerin yapısında da metal iyonları bulunmaktadır. Bunların haricinde silisyum (Si), alüminyum (Al), kalay (Sn) vearsenik (As) de az miktarda bulunabilir. Kurşun (Pb) ve kadmiyum (Cd) da yiyecek kapları ve kirli hava ile vücuda girebilir.

600px-Periyodik_tablo_tr.svgimyasal element

Tagged :

Dişlerinizi beyazlatmanın 5 doğal yolu

Çay, kahve bir yana dursun yiyip içtiğiniz yiyecek ve içecekler dişlerinizi zamanla sarartır. Eski görünümünü kaybeden dişlerinizi kimyasal madde içeren beyazlatma kitleri yerine doğal yollarda yeniden bembeyaz yapabilirsiniz.

İşte beyaz dişlere sahip olmanın 5 doğal yolu:

Düzenli olarak dişlerinizi fırçalayın ve diş ipi kullanın: Ağız sağlığınız için yapmanız gereken mümkünse her yemekten sonra ya da en az günde 2 kez dişlerinizin fırçalanmasıdır. Düzenli diş fırçalama ve diş ipi kullanımı diş çürüğünün yanı sıra dişeti hastalığına iyi gelir. Plağı kaldırmada yardımcıdır. Ağız bakımının iyi olması koroner kalp hastalığı ve felç gibi diğer kalp sorunlarının riskini azaltıyor.

Çilekle fırçalayın: Küçük çilekler yüksek kan basıncı, kardiyovasküler hastalık ve kanser riskini düşürmeye yardım etmesinin yanında dişlerinizi beyazlatmada faydalıdır. Çileğin içindeki C vitamini plak oluşumunu yok eder. Ayrıca çilek türlerinde bulunan doğal bir burukluk hissi veren malik asit dişinizdeki yüzey lekelerinin çıkmasına yardımcıdır. Çileği ezin ve bir diş fırçasıyla bunu dişlerinize uygulayın. 5 dakika bekledikten sonra ağzınızı suyla iyice yıkayın. Limon suyu ve tuzla hazırlayacağınız macun çileğin yerini alabilir.

Peynir tüketin: Yemeklerden sonra peynir yemek çürükleri önlemeye yardım eder ve diş minesinin yeniden canlanmasını destekler. Peynirde bulunan ve süt proteini olan kazein diş minesinin daha güçlü olmasını sağlar.

Kabartma tozuyla dişleri cilalayın: Kabartma tozunun gülüşünüzün parlamasına yardım ettiği birçok kişi tarafından bilinir. Kabartma tozunu limonla karıştırıp macun haline getirin ve diş fırçasıyla dişinizi fırçalayın ve 1 dakika bekleyin. Sonra iyice fırçalayıp dişlerinizi iyice durulayın. Bu karışım diş minesindeki yüzey lekelerini yok etmeye yardımcıdır. Diş ve dişetleriniz hassas ise tek başına karbonat tozu kullanın. Bu karışımı sadece haftada bir kez uygulayın ve bir dakikadan daha uzun süre dişlerinizde bekletmeyin.

Sebze ve meyve çiğnemek: Akşam yemeğinden sonra havuç veya çiğ kereviz gibi sebzeler ya da elma ve armut gibi meyveler çiğnemek dişlerinizi cilalar ve diş minesinin üzerindeki lekeleri çıkarır. Sert meyve ve sebzeler tükürük üretimini artırır ve tükürük de dişlerinizi diş çürüğüne yol açan bakterilerden korur.

Tagged : /

Coğrafyadaki Yanlışlar

Akarsu Akım Grafiğinden Akarsuyun Taşkın Yapıp Yapmayacağı Anlaşılabilir mi?
Akarsu akım grafiği, akarsuyun aylara göre taşıdığı su miktarını ifade eder. Akarsuların kabarık devrelerinde suların yataktan taşması, çevreye yayılması “taşkın” olarak ifade edilir. Taşkın olayları çoğunlukla yatak eğiminin az olduğu düzlük alanlar ve ovalarda görülür. Akarsu akımında yağış miktarı, yağış şekli ve kar erimeleri gibi iklim özellikleri temel etkendir. Bu etkenler akım miktarının yükselmesine yol açsa bile akım grafiğinden bunu anlamak mümkün değildir. Çünkü akarsuyun taşkın yapmasında yatak eğimi ve aktığı vadinin özelliğide belirleyicidir. Bu nedenle yalnızca akım grafiğine bakılarak akarsuyun taşkın yapıp yapmıycağı anlaşılamaz. 

Akarsuların Hidroelektrik Potansiyeli Yerşekillerine mi, Yükseltiye mi Bağlıdır?
Türkiyede hidroelektrik potansiyeli en yüksek olan bölge Doğu Anadolu’dur. Bunda hem yükseltinin fazla olması, hem de yer şekillerinin engebeli olması etkili olmuştur. Hidroelektrik potansiyeli en düşük bölge ise Marmara’dır. Her ne kadar bazı kaynaklarda bunun nedeni olarak yer şekillerinin sade olması gösterilse de temel neden ortalama yükseltinin az olmasıdır. Çünkü, yer şekillerinin sadeliği temel etken olsaydı hidroelektrik potansiyeli en düşük olan bölgenin Güneydoğu Anadolu olması gerekirdi. Zira yer şekilleri en sade olan bölge Marmara değil, Güneydoğu Anadolu’dur. Bundan dolayıdır ki Güneydoğu Anadolu’da yer şekilleri sade olmasına karşın Atatürk, Dİcle, Kralkızı, Devegeçidi, Ilısu gibi hidroelektrik santralleri kurulmuştur. Dolayısıyla bir bölgenin hidroelektrik potansiyeli üzerinde hem yer şekilleri hem de yükselti etkilidir. 

Bakı Etkisinin “Yer şekillerinin Etkisi” Şeklinde İfade Edilmesi Doğru mudur?
Yeryüzünde sıcaklık dağılışını etkileyen faktörler incelenirken bazı kaynaklarda güneş ışınlarının düşme açısını etkileyen faktörler arasında yer alan “bakı faktörü etkisinin” “yeryüzü şekillerinin etkisi” diye belirtilmesi yanlıştır. Bakı faktöründe dağlar ve eğimli yüzeylerin güneşe dönük yamaçları gerek güneş ışınlarını daha büyük açıyla almaları, gerekse daha uzun süre güneşlenmeleri nedeniyle daha fazla ısınır. Bu durumun ortaya çıkmasında yüzeyin dağ, vadi, sırt, tepe, plato olmasından ziyade güneşe dönük olması önemlidir. Zira aynı yer şekillerinin, örneğin dağların Kuzey Yarımküre de güneye dönük yamaçları, Güney Yarımkürede ise kuzeye dönük yamaçları genelde daha çok ısınır. Bu durumun ortaya çıkmasında; yer şekillerinin farklılığı nedeniyle yamaçların güneş ışınlarını farklı açıyla almaları değil, güneşe dönük olmaları nedeniyle güneş ışınlarını daha büyük açıyla almaları ve daha uzun süreyle güneşlenmeleri etkili olmuştur. Bu nedenle bakı etkisinin yer şekillerinin farklılığı diye belirtilmesi yanlıştır. 

Bir Bölgede Ormanların Geniş Yer Kaplaması Yağışı Arttır mı?
Ormanların geniş yer kaplaması terleme yoluyla atmosfere verilen su buharı miktarını arttırır. Ancak bunun bir bölgedeki yağış miktarı üzerinde çok fazla etkili olduğu söylenemez. Şayet orman varlığının zengin olması yağışı arttırsaydı, ormanların kesildiği bölgelerde yağışın azalması, ağaçlandırma yapılan bölgelerde ise yağışın artması gerekirdi. Oysa böyle bir durum söz konusu değildir. Bu nedenle bir bölgede yağışın fazla olması ormanların geniş yer kaplamasına yol açar. Ancak bir bölgede yağışın fazla olmasında orman çok önemli bir faktör olamaz..

Bir Bölgedeki Toprak Türü Tarım Ürünlerinin Çeşidini Belirler mi?
Acaba toprak yapısı veya türü aynı olan yörelerde yetiştirilen tarım ürünlerinin türü aynı mıdır? Örneğin; Nil deltasında yetiştirilen tarım ürünleri ile İndus, Ganj ve Çukurova deltalarında yetiştirilen tarım ürünleri aynı mıdır? Türkiye’de Akdeniz Bölgesinde yer alan Çukurova ile Karadeniz Bölgesi kıyılarındaki Bafra ve Çarşamba delta ovalarının toprak türleri aynıdır. Zira bu ovalar akarsuların taşıyıp biriktirdikleri alüvyonlardan oluşmuştur. Ancak Çukurova’da yetiştirilen pamuk, zeytin, turunçgil, yerfıstığı, susam gibi tarım ürünleri Bafra ve Çarşamba ovalarında yetişmez. Çarşamba ve Bafra ovalarında pirinç, mısır, tütün gibi tarım ürünleri yetiştirilir. Görüldüğü gibi verilen ovaların toprak türleri benzer olmasına karşın, yetiştirilen tarım ürünleri farklıdır. Çünkü bir bölgede yetiştirilen tarım ürünlerinin türü ve dağılışlarını belirleyen “toprak türü” değil “iklim özellikleridir.” 

Bir Merkezde Gece Ve Gündüz Süresinin Değişmesi İle Dört Mevsimin Belirgin Olarak Yaşanması Enleme Bağlı Olarak Ortaya Çıkan Bir Sonuç mudur?
Bir merkezin enlem derecesi değişmeyeceğine göre, o merkezde ki gece-gündüz süresi değişimi ile dört mevsimin belirgin olarak yaşanması, enleme bağlı bir sonuç olamaz. Bu olguların ortaya çıkmasında dünya ekseninin 23°27¯ eğik olması temel etkendir. Dolayısıyla gece-gündüz süresi değişimi ile dört mevsimin yaşanması enleme bağlı sonuçlar olmayıp, enleme göre değişen özelliklerdir.

Bir Ülkede İklim Çeşitliliğinin Fazla Olmasının Temel Nedeni, Orta Kuşakta Yer Alması mıdır?
Yeryüzünde değişik iklim tiplerinin görülmesinde en önemli etmen, enlem farkının fazla olmasıdır. Bir ülkede iklim çeşitliliğinin fazla olması, enlem farkının fazla olmasıyla doğru orantılıdır. Ya da yer şekillerinin çeşitlilik göstermesine bağlı bir sonuçtur. Çünkü, yer şekilleri çeşitlilik gösteriyorsa; sıcaklık, yağış, nem ve rüzgar gibi iklim elemanları kısa mesafelerde değişir ve iklimde çeşitlilik yaratır. Ayrıca denize göre konum da iklimi çeşitlendirebilir. Örneğin, Afganistan, İsviçre, Macaristan, Avusturya gibi ülkeler de orta kuşakta yer alır. Ancak bu ülkelerde iklim çeşitliliğinin fazla olmadığı görülür. Oysa Türkiye’de 6°’lik enlem farkına rağmen iklim çeşitliliğinin fazla olduğu görülür.Bu durumun temel nedeni daha çok özel konum koşullarıdır. Oysa dört mevsimin belirgin olarak yaşanması ;sadece yıl içinde sıcaklık ve yağış koşullarının sık değişmesine yol açabilir, bir bölgedeki iklimin çeşitlenmesine yol açmaz.

Coğrafyanın Millisi Olur mu ?
Dünyanın her yerinde hava kütlesi neme doyduğunda, yağış başlar. Akarsular eğimin fazla olduğu yerlerde hızlı akarken, eğimin az olduğu yerlerde yavaş akar. Denizler karalara oranla yavaş ısınıp; yavaş soğur. İki bölge arasında basınç farkı ortaya çıkmışsa, rüzgar eser. Ardışık iki meridyen arası zaman farkı 4 dakikadır. Bir günün süresi 24 saattir.Yükseklere çıkıldıkça sıcaklık azalır. Depremlerin oluşum nedeni aynıdır. İşte; bu nedenlerden dolayı, coğrafyanın millisi olamaz ve olmamalıdır da.

Çöllerde Yaşamı Zorlaştıran Temel Etken Sıcaklık mıdır, Yağış mıdır?
Çöllerde, özellikle de dönence çöllerinde günlük sıcaklık farkı çok yüksek, yıllık sıcaklık ortalaması ise yüksektir. Ayrıca çöllerde geniş yer kaplayan kumlar ve doğal bitki örtüsünün cılız olması nedeniyle gündüzleri ısı birikimi de oldukça fazladır. Dolayısıyla gündüzleri çok yüksek olan sıcaklıklar yaşamı elbette zorlaştırır. Ancak çöllerde yaşamı zorlaştıran asıl etken; yağış azlığıdır. Ve çöl denilince akla, genellikle yağış değerleri çok az, yağış dağılımı çok düzensiz olan bölgeler gelir. Şiddetli kuraklık ve yağış azlığı nedeniyle çöllerde doğal bitki örtüsü ya çok cılız ya da hiç yoktur. Su kaynakları çok kısıtlıdır. Bu nedenle bitkilerle beslenen hayvan ekosistemi ile bitki ve hayvanlarla beslenen insan ekosistemi oldukça zayıftır. Zira yağış ve su azlığı ekonomik faaliyetleri zorlaştırmıştır. Geniş alan kaplayan kumullar ile kum fırtınaları nedeniyle ulaşım da oldukça zordur. Bu nedenle çöllerde hem yağış azlığı hem de yüksek sıcaklık yaşamı zorlaştırmıştır. Ancak yağış azlığının yaşamı daha fazla zorlaştırdığı söylenebilir. 

Dağlar Denize mi, Yoksa Kıyıya mı Dik veya Paralel Uzanır?
Denizlerin bir uzanış yönü olamaz.Bu nedenle dağların denizlere dik veya paralel uzanması da söz konusu olamaz. Doğrusu, dağların kıyıya veya kıyı çizgisine dik ya da paralel uzanması olmalıdır. 

Doğu Karadeniz Kıyılarında Çayın Yetişmesinin Temel Nedeni Nedir?
Türkiye’de çayın yetişme alanı Doğu Karadeniz kıyılarıyla sınırlıdır. Bu demektir ki çay Türkiye’nin iklim koşullarına çok iyi uyum sağlamış bir tarım ürünü değildir. Bazı kaynaklarda Doğu Karadeniz Kıyılarında çayın yetişme nedeni olarak “ yörenin her mevsim yağış alması ” gösterilmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki çayın anavatanı Asya Kıtasının “ muson iklim bölgeleri”dir. Çayın yetiştiği muson iklim bölgelerinde ise; yazlar sıcak ve bol yağışlı, kışlar ise kurak geçer. Yani yağış rejimi düzensizdir. Buna rağmen çayın en çok yetiştiği bölge Musonlar Asya’sıdır. Şayet, Doğu Karadeniz kıyılarında çay tarımı yapılabilmesinin nedeni yağış rejiminin düzenli olması olsaydı o zaman her mevsimin yağışlı geçtiği Ekvatoral bölgede çay tarımının daha yaygın olması beklenmez miydi? İşte bu nedenledir ki Doğu Karadeniz kıyılarında çay tarımının yapılabilmesinin temel nedeni yağış rejiminin düzenli olması değil, yağış miktarının bol, sıcaklık ve nem koşullarının uygun olmasıdır. 

Dünyanın Geoit Olması İle Küresel Olmasının Sonuçları Aynı mıdır?
Geoit dünyanın kutuplardan basık Ekvatordan şişkin şeklini ifade eder.Dünyanın Ekvatorda hızlı, kutuplarda yavaş dönmesi bu kendine özgü şeklin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Dünyanın bu özelliğine bağlı olarak kutuplar yarıçapı ekvator yarıçapından kısadır. Kutuplardaki yerçekimi ekvatordakinden fazladır. Ancak, güneş ışınlarının düşme açısının kutuplara doğru küçülmesi ve buna bağlı olarak sıcaklığın azalması, meridyen yaylarının kutup noktalarında birleşmesi, haritaların hatalı bir şekilde düzleme aktarılması, dünyanın çizgisel dönüş hızının kutuplara doğru azalması ve iklim kuşaklarının ortaya çıkması gibi sonuçlar küreselliğe bağlıdır.

Endüstri Bitkilerinin Sınıflandırılması!…
Endüstri bitkilerinin sınıflandırılmasında kapsam çoğunlukla sınırlı tutuluyor…Türk dil kurumu sözlüğünde “sanayi: hammaddeleri işlemek için kullanılan yöntemlerin tümü ve araçların bütünü diye tanımlanmaktadır.” Birçok kaynakta endüstri bitkisi olarak değerlendirilen pamuk, şekerpancarı, tütün, çay, ayçiçeği, zeytin, keten, kenevir, haşhaş, anason, gül gibi tarım ürünleri genelde sanayide işlendikten sonra kullanılmaktadır.Ancak şu da bir gerçektir ki günümüzde pekçok tarım ürünü sanayinin değişik dallarında hammadde olarak kullanılmaktadır.Dolayısıyla bunlar da endüstri bitkisi olarak kabul edilemez mi? Örneğin; soya, fındık, mısır bitkisel yağ üretiminde, üzüm rakı ve şarap üretiminde, arpa ve şerbetçiotu bira üretiminde, birçok bitki ilaç, kozmetik ve şampuan üretiminde, buğday bisküvi ve makarna üretiminde, dolayısıyla da sanayideki yöntemlerle işlenerek tüketime sunulmaktadır.Bu nedenle bazı tahıl türleri, meyve ve sebzeler ile yağ bitkileri de endüstri bitkisi olarak değerlendirilemez mi?…

Fiziki Haritalarda Farklı Renk Tonları Yerşekillerini mi, Yükseltiyi mi Gösterir?
Pek çok kaynakta fiziki haritalarda renklerin yer şekillerini gösterdiği belirtilmekte ve yeşil renk tonlarının ovaları, kahve renk tonlarının ise dağları gösterdiği ifade edilmektedir. Bu kesinlikle yanlış bir bilgidir. Çünkü, fiziki haritalarda renkler yükselti ve derinlik basamaklarını gösterir. Aksi takdirde, aynı yer şekli olan ovalarımızdan, Çukurova ( yeşil ), Konya ( sarı ), Erzurum ( kahve ) renk tonu ile gösterilebilir mi? Bu ovalarımızın deniz seviyesinden yükseltileri farklı olduğundan, fiziki haritalarda gösterildikleri renk tonları da farklıdır. Fiziki haritalarda yeşil renk 0-500 metre arası yükseltileri, sarı renk 500-1000 metre arası yükseltileri, kahve rengi ise 1000 metreden fazla olan yükseltileri gösterir. Mavi ve tonları ise derinlikleri gösterir.

Gün ile Gündüz Eş Anlamlı mıdır?
Gün, 24 saatlik zaman dilimini ifade eder ve dünyanın her yerinde bir günün süresi 24 saattir. Oysa gündüz 24 saatlik zamanın sadece bir bölümünü, yani güneşin doğuşu ile batışı arasındaki süreyi ifade eder. Bu nedenle gündüz yerine gün ifadesinin kullanılması doğru değildir.

Güneşlenme Süresi Akdeniz Bölgesinde mi, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde mi Fazladır?
Bir bölgedeki güneşlenme süresi iki etkene bağlıdır; gündüz süresi uzunluğu ile yağışlı gün sayısının fazla ya da az olmasına, yani bulutlu gün sayısına bağlıdır. Türkiye’de güneşlenme süresi denince nedense çoğu kişinin aklına genelde Akdeniz Bölgesi gelir. Sanırım bu bölgenin kıyılarında kıyı turizmi sezonunun uzun olması ve yaz mevsiminde yoğun bir turist akınına sahne olması böyle bir yanılgıya yol açmaktadır. Türkiye’de güneşlenme süresinin en uzun olduğu bölge yılda yaklaşık 3200 saat ile Güneydoğu Anadolu Bölgesidir. Çünkü Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinin gündüz süresi uzunlukları enlemlerine bağlı olarak aynıdır. Ancak Güneydoğu Anadolu karasallık nedeniyle daha az yağış alır ve güneşli gün sayısı daha fazla yağış alan Akdeniz Bölgesine oranla fazladır. 

Her Yayla Plato mudur?
Yayla terimi çoğu kez plato ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Ancak her iki kavram aynı şeyi ifade etmez. Plato; akarsuların derine doğru yardığı, yüksek düzlükleri ifade eden bir yer şekli terimidir. Oysa; yayla, insanların yaz mevsiminde hayvanları otlatmak üzere geçici olarak konakladıkları ot bakımından zengin, serin yüksek yerleri ifade eden, bir geçici yerleşme yeridir. Ve yaylalar da akarsular tarafından derine doğru yarılmış geniş düzlük olma özelliği olmayabilir. Bu nedenle, platolar yayla olarak değerlendirilebilir, ancak her yayla plato olarak değerlendirilemez. 

İngiltere’de Çay Yetişir mi?
Bilindiği gibi, İngiliz patentli çay markaları oldukça yaygındır; Lipton, Sir Winston Tea gibi. Ayrıca, İngilizlerin beş çayı ünlüdür. Ayrıca İngiltere’de Türkiye’nin Doğu Karadeniz Kıyılarındakine benzer “ Ilıman okyanus “ iklim özellikleri görüldüğünden çoğu insan İngiltere’de çay tarımı yapıldığını sanır. Oysa gerçekte İngiltere’de çay tarımı yapılmaz. Zira İngiltere’nin yer aldığı enlemlerin sıcaklık derecesi çayın yetişmesine uygun değildir. Peki, öyleyse İngiliz çayları nasıl dünyaca ünlenmiştir? Bunun cevabı; Hindistan, Seylan, Endonezya, Malezya, Singapur, Tayvan gibi çayın anavatanı olan pek çok ülkenin bir zamanlar “ güneşin batmadığı imparatorluk olarak bilinen İngiltere’nin” sömürgeleri olmasında gizlidir. İngilizler bu dönemde çayla tanışmış; yapımı ve işlenmesi konularında iyice uzmanlaşmıştır. Misafirlerini beş çayı ile ağırlamaları da bu dönemden kalma bir alışkanlıktır. İngiliz çaylarının ünü buradan gelmektedir. Günümüzde, İngilizlerin çay işleme ve yapım teknikleri bir hayli gelişmiştir. İngiltere çayı, çayın yetiştiği ülkelerde işleyip paketleyerek satar. Ancak İngiltere’de çay yetişmez. 

Karadeniz Bölgesinin En Gelişmiş Limanı Sinop mudur?
Denizin içeriye doğru girinti yaptığı korunaklı körfez ve koylar doğal liman olarak nitelendirilir.Zira yerşekillerinin konumu nedeniyle şiddetli rüzgar ve fırtınalar bu tür yerlerde fazla etkili olmadığından; buralar gemilerin yanaşıp yükleme ve boşaltma yapmalırına uygundur. Bu özelliğe sahip limanlar “doğal liman” olarak nitelendirilir. İşte Sinop şehri Karadeniz Bölgesinde bu özelliğe tek doğal limandır. Ancak yakın çevresinde dağlar kıyıya yakın ve parelel uzandığından; yani yerşekilleri engebeli olduğundan, iç kısımlarla kara ve demiryolu bağlantısı gelişmemiştir.Yani hinterlandı dardır. Bu nedenle Sinop, bölgedeki tek doğal liman olmasına karşın, bölgenin en gelişmiş limanı değildir.Demek ki bir limanın gelişmesinde hinterlandının geniş olması; yani iç bölgelerle kara ve demiryolu ulaşımının kolay olması daha önemli bir etkendir.Bu nedenle Karadeniz Bölgesinin en gelişmiş limanı Sinop değil Samsun’dur.

Kurak Hava Olur mu?
Kuraklık, yağış azlığı ve aşırı sıcaklığa bağlı olarak toprakta meydana gelen su kaybını ifade etmektedir. Bu nedenle;kuraklık ifadesi hava için değil de, yeryüzündeki arazi için ifade edilen bir kavramdır. Dolayısıyla doğrusu kuru hava olmalıdır.

Kuraklık mı Sıcaklığı Artırır, Sıcaklık mı Kuraklığı Artırır?
Kuraklık yağış azlığından çok topraktaki su kaybını ifade eden bir terimdir. Örneğin Türkiye’de en az yağış alan bölge İç Anadolu olduğu halde, en kurak bölge Güneydoğu Anadolu’dur. Güneydoğu Anadolu, İç Anadolu Bölgesinden fazla yağış aldığı halde, yaz mevsiminin daha sıcak geçmesi nedeniyle buharlaşma, yani topraktaki su kaybı daha fazladır. Bu nedenle en kurak bölgedir. Bu bölgenin yaz mevsiminde çok sıcak olması buharlaşmaya bağlı bir sonuç değildir.Aksine yaz mevsimi çok sıcak geçtiği için buharlaşma fazladır.

Matematik İklim Kuşağı ile Matematik Sıcaklık Kuşağı Aynı Şey midir?
İklim denince ;sadece sıcaklık anlaşılamaz. Basınç ve rüzgar, nem ve yağış da iklim elemanları arasındadırlar. Bu nedenle iklim kuşağı denildiğinde, yeryüzünde görülen farklı iklim tipleri anlaşılır. Ancak pek çok kaynakta matematik iklim kuşağı ifadesi ile matematik sıcaklık kuşakları gösterilmektedir. Matematik sıcaklık kuşaklarının oluşumunda;dünyanın eksen eğikliği esas alınarak 0°-23°27¯ arası sıcak kuşak, 23°27¯- 66°33¯enlemleri arası ılıman kuşak, 66°33¯- 90° enlemleri arası soğuk kuşak olarak ifade edilmiştir. Dolayısıyla matematik sıcaklık kuşaklarının matematik iklim kuşağı olarak ifade edilmesi yanlıştır. 

Mevsimlere Göre Sıcaklık ifadesi!
Kış mevsiminde; sıcaklık değerlerinin 0 °C’nin altına düştüğü günler soğuk, 0 °C’nin üstünde olduğu günler ise ılık kabul edilir. Yaz mevsiminde ise; sıcaklık değerlerinin 20 °C’nin üzerinde olduğu günler sıcak, 20 °C’nin altında olduğu günler ise serin olarak kabul edilir. Bu nedenle yaz mevsimi için ılık ve soğuk, kış mevsimi için serin ve sıcak ifadelerinin kullanılması yanlıştır. Örneğin “Akdeniz Bölgesinde kış mevsimi sıcak geçer” ifadesi yanlştır. Aynı şekilde “Doğu Anadolu Bölgesinde yaz mevsimi soğuk geçer” ifadesi de yanlıştır. İşte bu nedenle soğuk ve ılık ifadeleri kış mevsimi sıcaklıkları için, sıcak ve serin ifadeleri ise yaz mevsimi sıcaklıkları için kullanılmalıdır. 

Tarih Değiştirme Çizgisi İle İlgili İfadeler!…
Başlangıç meridyeni ile 180 doğu meridyeni arasında 12 saat, başlangıç meridyeni ile 180 batı meridyeni arasında da 12 saatlik zaman farkı vardır.Bu nedenle 180 meridyeninin doğusu ile batısında yer alan iki nokta arasında ( 12 saat + 12 saat ) tam 24 saatlik, yani bir günlük zaman farkı vardır.Dolayısıyla 180 meridyeninin her iki tarafında aynı anda farklı tarihler yaşanmaktadır.Bu nedenle 180 meridyeni tarih değiştirme çizgisi olarak nitelendirilir ve bu çizgi aşıldığında tarih değişikliği yapılır.

İngiltere’den geçen 0 meridyeninden ( başlangıç meridyeni ) 180 doğuya doğru olan yarımküreye Doğu Yarımküre, 0 meridyeninden 180 batıya doğru olan yarımküreye ise Batı Yarımküre denir.Tarih değiştirme çizgisi Batı Yarımküreden Doğu Yarımküreye ( Amerika’dan Asya’ya ) doğru aşıldığında tarih bir gün ileri alınır.Tarih değiştirme çizgisi Doğu Yarımküreden Batı Yarımküreye ( Asya’dan Amerika’ya ) doğru aşıldığında ise tarih bir gün geri alınır.

Unutulmamalıdır ki Doğu ve Batı Yarımküre kavramları ile doğuya doğru, batıya doğru ifadeleri farklı şeylerdir.Bu nedenle, “tarih değiştirme çizgisi batıdan doğuya doğru aşıldığında tarih bir gün ileri, tarih değiştirme çizgisi doğudan batıya doğru aşıldığında tarih bir gün geri alınır” ifadesi yanlıştır.

Türkiye’de Nüfus Dağılışının Düzensiz Olmasının Nedeni?
Birçok kaynakta Türkiye’de nüfus dağılışının nedeni olarak iç göçler olarak gösterilmektedir. Elbette Türkiye’de nüfus dağılışının düzensiz olmasında iç göçlerin etkisi vardır. Bu durum Marmara ve Ege bölgelerinde özellikle belirgindir. Zira sanayi tesislerinin buralarda yığılması iş imkânlarını artırmış; bu da buraların iç göçlerin çekim merkezi olmasını sağlamıştır. Benzeri durum sanayinin geliştiği diğer kentlerimiz için de geçerlidir; Adana, Mersin, Ankara gibi… Ancak, sanayileşmeye bağlı bu iç göçler olmasaydı; acaba Türkiye’deki nüfus dağılım düzenli olur muydu? Hayır, düzenli olmazdı. Nüfusumuz şimdikinden az olsa veya iç göçler yaşanmasa bile nüfus dağılışı gene düzensiz olurdu. Zira nüfus dağılışında yüzey şekilleri, iklim koşulları, su kaynakları, toprak verimliliği, ulaşım olanakları gibi birçok etmen belirleyicidir. Yani, iç göçler yaşanmasa veya nüfusumuz şimdikinden daha az olsa bile, iklim koşullarının elverişli olduğu kıyı kesimleri ile yüzey şekillerinin daha uygun olduğu yöreler daha yoğun olurdu. 

Türkiye’nin Rüzgar Gülünde, Rüzgar Esme Yönünün Gösterilmesi!…
Rüzgarın esme yönü,rüzgarın estiği merkeze,ya da rüzgarın esme yönünü belirleyecek kişiye göre olmalıdır.Böyle düşünülüp çizilmeyen Türkiye’nin rüzgar gülünde yanlış algılanabilecek sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle,Türkiye’nin rüzgar gülünde, rüzgar esme yönlerinin merkezden çevreye doğru verilmesi yanlıştır.

Türkiye’deki rüzgarların yukarıdaki gibi isimlendirilmesi yanlıştır. Çünkü Türkiye’de rüzgarların isimlendirilmesi “esmeye başladığı yerin bulunulan yere göre konumu” göz önüne alınarak yapılır..Bu nedenle bulunulan yere kuzeybatıdan esen rüzgara karayel, güneybatıdan esen rüzgara ise lodos denir. Oysa yukarıdaki şekilde güneydoğudan esen rüzgara karayel, ( doğrusu keşişleme) kuzeydoğudan esen rüzgara ise lodos ( doğrusu poyraz ) denilmiştir ki bu kesinlikle yanlıştır.
Bu nedenle Türkiye’nin rüzgar gülünde, rüzgar esme yönlerinin aşağıdaki gibi gösterilmesi gerekir.

Türkiye’de Kahve Yetiştirilir mi?
Türk kahvesi” deyimi dünya literatürüne geçmiştir; ancak ünlenen kahve bitkisi değil, kahvenin yapılış şeklidir. Çünkü Türkiye’de kahve bitkisi yetiştirilmez.Zira, Türkiye’nin iklim koşulları kahve üretimine uygun değildir. Peki “Türk kahvesi” deyimi nereden gelmektedir? Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu döneminde Suudi Arabistan, Yemen, Mısır gibi kahve yetiştirilen ülkeler devletin sınırları içerisinde bulunuyordu. İşte o dönemde adı geçen yerlerden getirilen kahve çekirdeklerine bağlı olarak kahve yapımı giderek ün kazanmış ve bu literatüre “Türk Kahvesi” olarak geçmiştir. Yani kısacası ünlü olan kahve bitkisi değil, kahvenin yapılış şeklidir

Türkiye’deki İklim Çeşitliliğinin Nedeni Orta Kuşakta Yer Alması Veya Dört Mevsimin Yaşanması mıdır?
Bir ülke yada bölgede iklim çeşitliliğinin iki nedeni olabilir. Ya ülkede enlem farkı fazladır; yani ülke kuzey-güney yönünde geniş yer kaplıyordur.Buna bağlı olarak iklim çeşitliliği fazladır.Şili’ deki gibi. Ya da ülkenin özel konum koşulları çeşitlilik gösteriyordur. Türkiye’nin kuzeyi ile güneyi arasındaki enlem farkı ( 42° – 36° = 6° ) iklimi çeşitlendirecek kadar fazla değildir. Dolayısyla iklim çeşitliliğini tek başına açıklayamaz.Orta kuşakta yer alma, iklim çeşitliliğine yol açsaydı; Afganistan, Kazakistan, Kırgızistan, İsviçre, Macaristan, Avusturya gibi orta kuşak ülkelerinin tümünde iklim çeşitliliğinin fazla olması gerekirdi. Türkiye’de iklimi çeşitlendiren asıl etken özel konum koşullarıdır.Yani Türkiye’nin üç yandan denizlerle çevrili olması, kuzey ve güney kıyılarda sıradağların kıyıya parelel uzanması, batıdan doğuya gidildikçe yükseltinin artması ve yüzey şekillerinin kısa mesafelerde çok değişmesi iklimi çeşitlendiren temel etkendir.Elbette iklim çeşitliliğinde matematik konum da etkilidir, ancak özel konum daha belirleyicidir.

Ülkelerin Uyguladıkları Nüfus Politikalarının Sınıflandırılması!
Bazı kaynaklarda ülkelerin uyguladıkları nüfus politikaları aşağıdaki şekilde ifade edilmektedir. 1.Nüfus artış hızını azaltmaya yönelik olarak uygulanan nüfus politikası. Çin ve Hindistan gibi ülkelerde uygulanan nüfus politikası. 2.Nüfus artış hızını yükseltmek için uygulanan nüfus politikası. Son zamanlarda nüfusu hızla azalan Avrupa ülkelerinin uyguladığı nüfus politikası. 3.Nüfusun nitelik ve niceliğini iyileştirmek amacıyla uygulanan nüfus politikası. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin ( Türkiye gibi ) nüfus politikası. Burada ki bilgi bilimsel anlamda ve pratikte doğru mudur? İster gelişmemiş, ister gelişmekte, isterse gelişmiş olsun; ülkeler niye nüfus politikası uygular. Doğal ve beşeri kaynaklar ile nüfus arasındaki hassas dengenin sağlanması, dolayısıyla uzun süreçte nüfusun nitelik ve niceliklerini iyileştirmek ülkelerin tümünde temel hedef değil midir? Nüfusunun niteliklerini iyileştirmek istemeyen ülke var mıdır? Nüfusunun artış hızını düşürmeye çalışan Çin ve Hindistan, bu uygulamayı, nüfusunun niteliklerini iyileştirmek, halkına daha iyi bir yaşam standardı ve gelecek sunmak için yapmıyor mu? Hızlı nüfus artışının yarattığı; işsizlik, aşırı tüketim, konut sıkıntısı, kirlilik, yetersiz beslenme ve elverişsiz eğitim şartlarını düzeltme gibi amaçlarla yapmıyor mu bütün bu çalışmaları? Türkiyenin uyguladığı nüfus artış hızını azaltma politikasının amacı Çin ve Hindistandakinden farklı mıdır? O halde Çin, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerin ( 1. ve 3. gruptaki ülkelerin ) nüfus politikaları ve amaçları aynı olmuyor mu? Gelişmekte olan ülkeler; ekonomik kaynakları ile nüfus arasındaki dengeyi sağlamak, yaşam standartlarını yükseltmek, nüfusunun niteliklerini iyileştirmek, Gelişmiş ülkeler ( Avrupa ülkeleri gibi ); ise sahip oldukları ekonomik kaynakları iyi kullanacak, geliştirecek dinamik nüfusa sahip olmak için nüfus artış hızını yükseltme politikaları uygular. Bu nedenle; Dünyada uygulanan nüfus politikalarının; 1-.Nüfus artış hızını azaltmaya yönelik olarak uygulanan nüfus politikası; Çin, Hindistan, Türkiye v.b 2.Nüfus artış hızını yükseltmek için uygulanan nüfus politikası; Almanya, İngiltere, Fransa v.b şeklinde sınıflandırılması gerekir. 

Yazı Yağışlı Geçen Muson Ükelerinde Buğday ve Pamuk Nasıl Yetiştirilir!..
Bilindiği gibi Hindistan, Pakistan, Bangladeş gibi Güneydoğu Asya ülkelerinde muson iklimi görülür. Bu iklimde yazlar yağışlı, kışlar kurak geçer. Peki nasıl oluyor da pamuk, buğday gibi yaz sıcaklığı ve kuraklığı isteyen tarım ürünleri bu iklimde yetiştirilebilmektedir. Birincisi; Muson ikliminin görüldüğü bu ülkeler dönencelere yakın olduğundan kurak geçen kış mevsiminin sıcaklık ortalamaları yüksek olup buğday ve pamuk gibi tarım ürünlerinin yetişmesine uygundur. İkincisi; geniş alan kaplayan bu ülkelerde karasal iklimin etkili olduğu bölgeler vardır. Ve bu tarım ürünleri de karasal iklim bölgelerinde yetiştirilebilmektedir.

Yerçekimi Kutuplara Gidildikçe Düzenli Olarak Artar mı?
Dünya’nın kutuplardan basık ekvatordan şişkin geoit şekli nedeniyle yer çekimi kutuplarda fazla ekvatorda azdır. Çünkü bu basıklık nedeniyle kutup bölgeleri yerin merkezine daha yakındır. Ancak bir noktanın yer çekimi sadece dünya’nın geoit şekliyle açıklanamaz. Zira yükseklere çıkıldıkça yer çekimi azalır.Yükselti ve yer şeki lleri ile kara ve deniz dağılışı ekvatordan kutuplara doğru düzenli bir dağılış göstermediğinden yer çekimininde kutuplara gidildikçe düzenli azalması söz konusu olamaz. 

Yüksek ve Alçak Basıncın 1013 Milibarlık ( 760 mm ) Basınç Değeri Esas Alınarak Değerlendirilmesi Doğru mudur?
45 kuzey enleminde,15 sıcaklıkta ve deniz seviyesinde 1013 milibara eşit olan basıncı normal kabul ederek;bu değerin üzerindeki basınca yüksek basınç, bu değerin altındaki basınca alçak basınç denilmesi doğru bir yaklaşım değildir.Çünkü alçak ve yüksek basınç kavramları ancak çevresindeki basınç değerleri esas alınarak doğru yorumlanabilir.
Zira basınç değeri 1013 milibarın altında olduğu halde yüksek basınç merkezi konumunda olan yerler olduğu gibi,basınç değeri 1013 milibardan fazla olduğu halde alçak basınç merkezi olan yerler de vardır.Yine herhangi bir yerin basıncı da değişebilmektedir.Örneğin Anadolu Yarımadası, çevre denizlere göre kış mevsiminde yüksek basınç alanı konumunda iken;yaz mevsiminde çevre denizlere göre alçak basınç merkezi konumundadır.Bundan Anadolu Yarımadasındaki basınç değerlerinin kış mevsiminde 1013 milibardan fazla,yaz mevsiminde ise 1013 milibardan az olması anlaşılmaz.Anlaşılması gereken şey, Anadolu Yarımadasındaki basınç değerlerinin kış mevsiminde çevre denizlere göre daha fazla, yaz mevsiminde ise daha az olduğudur.

Bu nedenle doğrusu şöyle olmalıdır.Basınç değeri çevresine göre fazla olan yerlere yüksek basınç alanı ( antisiklon ), basınç değeri çevresine göre az olan yerlere ise alçak basınç alanı ( siklon ) denilmelidir.

Yükselti ile Yer şekilleri Aynı Şeyi mi İfade Eder?
Bir noktanın deniz seviyesinden yüksekliği “yükselti” olarak ifade edilir. Bir yerin yüksekliği o yerin yer şekilleri hakkında kesin bilgiler vermez. Zira yer şekilleri denildiğinde dağ, tepe, vadi, ova, plato, çukur, boyun v.s anlaşılır. Ve aynı yer şekilleri farklı yüksekliklerde yer aldığı gibi farklı yer şekilleri de aynı yüksekliklerde yer alabilir. Örneğin Ege Bölgesinde yer alan Büyük Menderes Ovasının yükseltisi 50 metre civarında iken, İç Anadolu Bölgesindeki Konya Ovasının yükseltisi 900 metre, Doğu Anadolu Bölgesindeki Erzurum Ovasının yükseltisi 1800 metre civarındadır. Yine Batı Anadolu’daki bazı dağların yüksekliği Doğu Anadolu’daki ovalardan daha azdır. Örneğin, hidroelektrik enerji potansiyelinin; Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Marmara Bölgesindekinden yüksek olmasında yer şekillerinin farklılığı değil, yükselti ortalamalarının farklı olması neden olmuştur. Çünkü her iki bölgede yer şekilleri özellikleri benzerdir. Bu nedenle “yükselti” ile “yer şekilleri” farklı şeylerdir. Dolayısıyla yükselti ile yer şekillerinin etkileri de farklıdır.

Bu bölümdeki bazı bilgiler için Prof.Dr.Cemalettin ŞAHİN’in Türkiye’de Coğrafya Öğretimi isimli kitabından yararlanılmıştır.
Tagged :

Dünyanın en büyük teleskobu kuruldu

Atacama Çölü’nde kurulan teleskoba 66’ıncı anten takıldı.

Yeryüzünün en kuru noktası olan Şili’deki Atacama Çölü’nde dünyanın en gelişmiş teleskobu Alma’yı kurma işlemi tamamlandı.

Son olarak 66’ncı anten, denizden 5 bin metre yükseklikteki Chajnantor  platosuna yerleştirildi.

İşin zor kısımlarından biri de, 5 bin metre yükseklikte bozulmadan çalışabilecek, 90 tonluk antenleri taşıyabilecek araç bulmak oldu. Bu özelliklere ait sadece 2 araç modifiye edildi.

Günün 24 saati uzayı izleyecek olan antenlerden asgari 45’i her an faal durumda olacak.

Antenler, uzaydan gelecek milimetre ve daha altında ışık boyunu tarayacak. Bu dalga boyları da güneş sistemi dışındaki evrenin en soğuk noktalarındaki toz bulutlarına, ya da evrendeki en yaşlı galaksilere ait.

Astronomlar, ALMA’nın bu özelliği ile klasik astronomi dönemini sonlandıracağı görüşünde.

ALMA’nın evrenin başlangıcına, yıldızların oluşumuna, kozmik yapının oluşumuna ışık tutması bekleniyor.

ALMA teleskobunda, ses ve ışık dalgalarının en hassas biçimde kaydedilmesi için, alıcıların sıcaklığı sıfırın altında 270 dereceye kadar düşürülüyor.

Astronomlar, havasının kuru olması, havada hiç bulut bulunmaması ve denizden yüksekliği dolayısıyla, Atacama Çölü’nün uzay araştırmaları için en ideal yer olduğunu belirtiyor.

Tagged : /

Alfabenin Doğuşu

Zaman: İÖ 2. binyıl başları 

Mekân: Mısır ya da Filistin

insan alfabetik yazının nasıl başladığı konusunda hep meraklı olmuştur. “Tarihin babası” Herodotos, Fenikelilerin Yunanistan’a Kadmos adında bir adamla geldiklerini, yazıyı ve diğer sanatları onların getirdiğini yazar. JOSEPH NAVEH, 1975

Yazının kökeni muammalarla doluysa da, ilk alfabe bilmecesi hepsinden şaşırtıcıdır. Bunun eski Yunanlılar yoluyla modern dünyaya eriştiği iyi bilinmektedir -alfabe kelimesi Yunan dilinin ilk iki harfi olan alfa ve beta’dan türemiştir- ama alfabenin Yunanistan’da ilk kez nasıl ortaya çıktığı, Yunanlılar’ın sesli ve sessiz harflere harf eklemeyi nasıl akıl ettikleri ve daha da temelde, ilk alfabe fikrinin İÖ 2. binyılda Akdeniz’in doğu ucundaki Yunan-öncesi topluluklarının akıllarına nasıl geldiği konusunda hiçbir bilgimiz yoktur.

Bilimadamları bu sorulara yaşamlarını adamışlarsa da, elde edilen kanıtlar kesin sonuca varmayacak kadar azdır. Alfabe Mezopotamya (çivi yazısı), Mısır (hiyeroglif) ve Girit yazılarından mı (Lineer A ve B) çıkmıştır? Yoksa bilinmeyen bir tek kişinin aklına “öylece” mi gelmiştir? Ve alfabe neden gerekli görülmüştür?

Bu, en yakın olasılık gibi gözüken, ticari bir zorunluluk muydu? Diğer bir deyişle, ticaret, Babil çivi yazıları ve Mısır hiyerogliflerinde daha kolay bir alışveriş kayıt yolu mu gerektirmişti? Ya da Akdeniz çevresinde birbirleriyle ticaret yapan çeşitli imparatorlukların ve grupların dillerini yazmanın kolay bir yolu olduğu için mi?

Eğer öyle ise, Yunanistan’ın ilk alfabetik kitabelerinde ticaret ve alışveriş konusunda hiç iz olmaması şaşırtıcıdır. Gerek bu gerek diğer fikirler bazı araştırmacıları Yunan alfabesinin İÖ 8. yüzyılda Homeros’un sözlü destanlarını kaydetmek için icat edildiğini söylemeye götürmüştür.

(Solda) Suriye’de Halep’te çağdaş bir çarşı. Alfabe eski Filistin, Lübnan ve Suriye’nin pazarlarında ülkelerarası ticareti, çok dilli pazarlığı ve kayıt tutmayı kolaylaştırmak ihtiyacından mı doğmuştur? (Sağda) Dünyanın ilk alfabetik yazısı bu mu? Mısır’da Vadi el-Hol’dan İÖ 1900-1800 yıllarına ait bir kitabe.

EFSANEDEN VARSAYIMA

Kanıt yokluğunda boşluğu anekdotlar ve efsaneler doldurmuştur. Yetişkinlerin varolan yazılarındaki önyargılara ve çıkarlara sahip olamayacakları için sık sık çocukların alfabenin mucitleri olduğu da söylenmiştir.

Bir olasılık da, Kuzey Suriye’de çivi yazısı öğrenmekten bıkan parlak zekâlı bir Kenanlı çocuğun Mısır hiyerogliflerinde tek sessiz harfleri temsil eden az sayıda sembol fikrini alıp kendi Sami dilinin temel sessiz harfleri için yeni simgeler icat etmiş olmasıdır.

Belki de bunları ilk kez eski bir sokağın tozları arasına çizmiştir: Basit bir ev resmi, Sami “beth”i (alfabenin “be”si) “b” simgesi olmuştur. How The Alphabet Was Made’de [Alfabe Nasıl Yapıldı!} Rudyard Kipling’in çocuk kahramanı Taffimai “ses-resimleri” adım verdiği şeyler çizer. A harfi ağzı açık bir sazanbalığıdır.

Taffimai babasına bunun “ah” sesi çıkardığında açık ağzına benzediğini söyler. O harfi yumurta ya da taş biçimlidir ve babasının “oh” dediği zaman ağzının aldığı biçimdir. S harfi yılana benzer ve yılanın çıkardığı tıslama sesinin karşılığıdır: Taffimai işte böyle olmayacak bir tarzda bütün alfabeyi tamamlar.

Ortaya çıkan Kuzey Sami Alfabesi’nden, Fenikeliler’in, İsmailoğulları’nın ve Aramiler’in siyasal yönden güçlenmeleriyle ve ticaretin de gelişmesi sonucunda Kenan, Arami, Güney Sami alfabeleri ya da Seba ve Yunan alfabeleri ortaya çıktı.

Batı dünyasının alfabeleri ise Yunan alfabesi yoluyla, büyük bir olasılıkla Fenike alfabesinin gelişmesiyle oluşacaktı. Şair William Blake Jerusalem’de şöyle yazar: “Tanrı… esrarengiz Sina’nın korkunç mağarasında/ İnsana o harika yazı sanatını verdi.” British Museum’daki küçük bir sfenks Blake’in en azından alfabenin yeri konusunda haklı olduğunu göstermişti.

Sfenks 1905’te Mısırbilimci Sir Flinders Petrie tarafından uygarlıktan çok uzak bir köşede, Sina’da Serabit-el-Hadim’de bulunmuştu. Petrie, Mısırlılar zamanında işletilen eski turkuvaz madenlerinde kazılar yapıyordu. Sfenks’in 18. Hanedan’ın ortalarına ait olduğunu tahmin ettiyse de, günümüzde İÖ 1500 yılından kaldığı düşünülmektedir. Bir yanında garip bir yazı vardır.

Öteki yanında ve ön ayakları arasında yine yazılar ve “turkuvazın hanımefendisi, Hathor’un sevgilisi” olarak okunan Mısır hiyeroglifleri yer alır. Bu ıssız yerin kayaları üzerine şunlara benzeyen başka yazılar da kazınmıştı:

Petrie, bulunan yazının 30’dan az simgeden ibaret olduğu için bir alfabe olduğunu tahmin etti. Bu madende çoğunlukla köle olarak Kenan’dan (günümüzdeki İsrail ve Lübnan) gelen Samiler’in çalışmış olduğunu bildiği için yazıda kullanılan dilin bir Sami dili olduğunu düşündü.

On yıl sonra başka bir Mısırbilimci olan Sir Alan Gardiner, “proto-Sinaitik” simgeleri dikkatle inceledi ve bazıları ile Mısır hiyeroglifleri arasında benzerlikler olduğunu gördü. Gardiner, her simgeye, simgenin Mısır dilindeki anlamının Sami dilindeki kelime karşılığını verdi (Kitabı Mukaddes araştırmalarından çok sayıda Sami kelimeleri biliniyordu):

Bu Sami adların, İbrani alfabesindeki harflerin adlarıyla eş olması Gardiner’i şaşırtmadı. İbraniler’in İÖ 2. binyılın sonlarında Kenan bölgesinde yaşadıkları biliniyordu. Ancak adların aynı olmasına rağmen, İbrani harflerinin biçimlerinin proto-Sinaitik simgelerden farklı olması bu iki yazı arasındaki bağlantının çok açık ve kesin olmadığını göstermektedir.

Gardiner’in varsayımı ona Serabit el-Hadim sfenksindeki yazılardan birini çevirme olanağı vermiştir:

İngilizce çeviriyazıda bu simgeler, sesli harfleri çıkarılmış “Baalat” olacaktır, İbrani ve diğer Sami dilleri yazılarında sesli harf bulunmaz, okuyanlar dili bildikleri için sesli harfleri tahmin ederler. Gardiner’in okuduğu yazı mantıklıydı: Baalat, “Hanım” demektir ve Sina bölgesinde, tanrıça Hathor’un Sami dilindeki adıdır. Böylece sfenks üzerindeki yazı iki dilli olarak görünmektedir.

Ancak malzeme eksikliği ve proto-Sinaitik simgelerden çoğunun hiyerog-lifik karşılıkları olmadığı için daha fazla bir çözüm mümkün olmamıştır. Bilimadamlarının, bu çizgilerde Çıkış hikâyesini bulma umutları kırılmıştır. Ancak Musa’nın da On Emir’i taş levhalara yazmak için proto-Sinaitik yazıya benzer bir yazı kullanmış olması mümkündür.

Gardiner’in 1916’da yaptığı tahminin doğru olup olmadığını hâlâ bilemiyoruz. Petrie’nin Sina’daki keşiflerden onlarca yıl sonra yazının Mısır hiyeroglifleri ile ilk alfabeler arasındaki “kayıp halka” olduğu düşünülmüştü. (Bunlar Suriye kıyısında bugünün Ras Şamra’sı olan Ugarit’te İÖ 14. yüzyılda kullanılan 30 simgeli çivi yazısı alfabesi ve Kenan’da Fenikeliler’in İÖ 2. binyıl sonlarında 22 sessiz harfli alfabeleridir.)

Ancak Sina’da ıssız bir madende çalışan -ve herhalde cahil olan- işçiler bir alfabe yaratmış olabilirler mi? Lübnan ve İsrail’deki daha sonraki keşifler alfabenin Sinaitik kuramının romantik bir hikâye olduğunu göstermiştir.

İÖ 17. ve 16. yüzyıl tarihlerinden kalma olduğu saptanan bu yazılar, o zaman Kenan topraklarında yaşayan insanların alfabeyi icat ettiklerini göstermektedir ki, bu da mantıklı olacaktır. Bunlar Mısır, Hitit, Babil ve Girit imparatorluklarının yol kavşaklarında yaşayan kozmopolit tüccarlardı.

Varolan bir yazı sistemine bağlı değillerdi, öğrenmesi kolay, yazması hızlı ve fazla karışık olmayan bir yazıya ihtiyaçları vardı. Her ne kadar kanıtlanmış değilse de, (proto-) Kenanlılar’ın alfabeyi ilk kullananlar olmuş olmaları mümkündür.

(Solda) İlk alfabe muamması. 1905’te Sina’da bulunmuş bir sfenkste, ilk alfabe olduğu sanılan, Mısır hiyeroglifleriyle akraba proto-Sinaitik simgeler vardır. Bunları Kenanlı Sami madenciler kazımıştır. Alfabe Mısır’da mı, yoksa Filistin’de mi doğmuştur? (Sağda) Rudyard Kipling’e göre alfabenin doğuşu.

MISIR’DAN YENİ KANITLAR

Ancak son zamanlarda eski Mısır’daki yeni keşiflerle durum iyice karışmıştır ve şimdi Gardiner kuramının elden geçirilmiş bir şekli mümkün görünmektedir. Yale Üniversitesi’nden arkeolog John Co-leman Darnell ile karısı Deborah, 1999’da Güney Mısır çölünde eski seyahat yollarını araştırırken Thebes’in batısında Vadi el-Hol’da alfabetik yazıyı andıran örnekler bulduklarını bildirmişlerdir. Yazının tarihi ÎÖ yaklaşık 1900-1800’dür ki, bu da Lübnan ve İsrail’deki kitabelerden çok daha önce olmasıyla en eski alfabe yazısı olduğunu gösterir.

İki kısa metin, bir Sami yazısıyla yazılmıştır ve uzmanlara göre harfler Mısır yazısının yarı-bitişik yazı biçimine benzemektedir. Yazarın bir grup paralı askerle dolaşan bir katip olduğu sanılmaktadır (firavunlar hesabına çalışan pek çok paralı asker vardı).

Eğer bu kuram doğruysa, o zaman alfabe fikrinin Mısır hiyerogliflerinden esinlendiği ve Filistin’de değil, Mısır’da icat edildiği anlaşılmaktadır. Ancak bu yeni kanıtlar da kesin değildir ve başka kitabelerin aranmasına devam edilmektedir. Alfabenin kökeni (ya da kökenleri) muamması henüz çözülmemiştir.

Türkçe’nin alfabelerine göz atacak olursak, çok farklı alfabeler kullanıldığını görürüz. 5-6. yüzyıllarda kullanılan Göktürk yazısı, Cermenler’in kullandığı rünik alfabeye benzer. 8-15 yüzyıllar arasında kullanılan Uygur yazısı, Arami alfabesinden türeyen Soyal yazısının son biçimlerinden biridir. Uzun süre Arap alfabesiyle yazılan Türkçe, Türkiye devletiyle birlikte Latin alfabesiyle yazılmaya başlanmıştır.

Pek çok dilin ülkesi: Alfabenin doğduğu İÖ 1500 yıllarında Ortadoğu.

Tagged :