Kültürler ve Türk Kültürü

Kültür Nedir?

Bir topluma veya halk topluluğuna özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütününe kültür denir.

Giysiler, meskenlerin yapısı (kullanılan malzeme, çatı vb), pencerelerin büyüklüğü (soğuk ve sıcak), duvar kalınlığı (az ve çok), yetiştirilen ürünler ve hayvanlar yaşanılan iklimle uyumludur.

İnsanların yaşadığı yerde kullandıkları tüm bu maddi varlıklar maddi kültürü oluşturur.

İnsanın temel özelliklerden biri sosyal bir varlık olmasıdır. Topluluk halinde ve belli kurallara bağlı yaşarlar. Evlenme biçimi, evlilik töreni, doğum, ölüm ve dini törenler topluluktan topluluğa değişir. İyi, kötü, doğru, yanlış ve namus gibi kavramlar da topluluktan topluluğa farklılık gösterir.

İnsanlar iletişim kurmak için belli bir dil kullanırlar. Bu dil de toplulukları ayırt eden önemli bir öğedir. Yaşama biçimlerini oluşturan dil ve kültür toplumların manevi kültürünü oluşturur.

Maddi varlıklar, manevi varlıklara göre çok daha hızlı gelişir ve değişir. Buna karşın manevi öğeler daha geç değişmektedir. Öyle ki günümüzde dahi İlk Çağ ve Orta Çağdan kalma bazı inanç ve davranış biçimlerinin izlerine rastlamak çoktur.

  1. Kültürün Başlıca Özellikleri

ü  Toplumdan topluma değişmesi

ü  Geçmişten günümüze gelmesi

ü  Geleceğe aktarılması

ü  İnsan eseri olması

ü  Zamanla değişmesi

  1. Maddi ve Manevi Öğelere Örnekler
  2. Maddi Kültür

Evler                            Giysiler

Üretim Araçları              Su Kaynakları

Bitki Örtüsü                   Yer Şekilleri

  1. Manevi Kültür

Dil                                Gelenek ve Görenekler

Ahlak Kuralları              Dini İnançlar

Hukuk Kuralları             Düşünce Biçimi

  1. Etkileşimde Bulunduğu Kültürler

Çin, İslam ve Arap Kültürleri

  1. Yayıldığı Yerler

Batıda Avrupa, kuzeyde Sibirya, güneyde Hindistan’a kadar.

  1. Türk Kültürü’nün Kökeni

İlk Çağ’a dayanmaktadır. Hayvancılık Türklerin ana uğraşısıydı. Koyun ve at kültürümüzde bu yüzden önemlidir. Buna bağlı süt üretimi ve dokumacılık önemli olmuştur. Bunlar maddi öğelerdir.

Göçebe ve savaşçı bir topluluk olan Türkler, Orta Asya’da Çinlilerden etkilenmiş, İslamiyetin kabulü ile İslam ve Arap Kültürü, kültürümüzde derin izler bırakmıştır.

Ayrıca göç ettikleri yerlerde karşılaştıkları topluluklarla kültür etkileşimi içinde olmuşlardır.

Sanat ve Edebiyat, uzun bir dönem sözlü kalmış ve kayalara resimler çizilmiştir. Türk kültürünün önemli temsilcileri Dede Korkut, Nasrettin Hoca, Mimar Sinan, Yunus Emre’dir. Askeri müzik, halk müziği, Türk sanat müziği ile dini müzik önemli belirleyicilerdir.

Spor’da cirit, güreş ve at yarışı atalarımızın sporu olarak kabul görmüştür.

  1. Türk Kültürünün Genel Özellikleri

ü  Hem göçebe hem de yerleşik yaşama yönelik özellikler gösterir.

ü  Karasal iklime ait maddi ve manevi öğeler taşır.

ü  Başka kültürlerden etkileşime dayalı özellikleri vardır.

ü  Tarım ve hayvancılığa ait ekonomik etkinliklere yönelik özellikler taşır.

 

Türk Kültürü (Özet)

ü  Türk kültürü çok eski ve köklü bir kültürdür.

ü  Türk kültürü hem göçebe hem de yerleşik özellikler taşır.

ü  Türk kültürü karasal özelliklerin etkisinde kalmıştır.

ü  Türk kültürü, yayılış alanının coğrafi konumu nedeniyle birçok kültürden etkilenmiş ve bu kültürleri etkilemiştir.

ü  Dedelerin adları genellikle torunlara verilir.

ü  Pek çok yörede her adın bir sıfatı vardır.

ü  Türk ahlakı yiğitlik, kahramanlık üzerine kuruludur. Alp ve gazilikten, yüksek karakterli ve temiz kalpli, korkusuz, inanç ve irfanlı, milliyetperverliktir. Ayrıca cesaret, onur, gurur, şeref, misafirperverlik, dürüstlük ve merhamettir.

kaynak : cografya.sitesi.web.tr/kulturler-ve-turk-kulturu.html

Tagged :

Gerileme ve Yıkılış’ta Coğrafya’nın Etkileri

Osmanlı Devleti’nin Gerileme döneminde, coğrafi bilgi eksikliği, koskoca bir devletin yıkılışında önemli etkisi olmuştur. Gerileme döneminde yapılan tüm savaşlar incelendiğinde, bu etki açıkça görülmektedir. Sözgelimi Gerileme döneminde yapılan Kırım Savaşı’nın sonucunu da coğrafya tayin etmiştir. 14 Kasım 1854 tarihinde ansızın ortaya çıkan beklenmedik kasırga, İngiliz donanmasını darmadağın eder ve İngiliz donanmasının planı gerçekleşemez. Böylece Sivastopol’un kuşatılması gecikir. Ve savaşın gidişatı değişir.

Çanakkale Savaşları, coğrafi bir yaklaşımla ele alındığında, coğrafyanın önemi açıkça görülür. Gerçekten bugün bile Gelibolu yarımadasını ve Çanakkale Boğazı’nı gezip gören bir insan, bölge topografyasının cazibesine kapılır. Savaşların geçtiği yarımadadaki önemli tepelerin hepsi, tatlı su kaynaklarının hemen tamamı, Türk askerlerinin kontrolü altında kalmıştır. Öte yandan boğazın topografik özelliği, düşman gemilerinin ilerlemesine engel olmuştur. Bölgeye hakim tepeler ve tatlı su kaynaklarının mevcudiyeti, Türk Ordusunu, düşman kuvvetlere karşı üstünlük sağlamıştır. Tüm bu coğrafi avantajlara ek olarak, iklim şartları da Türk tarafına avantaj sağlamıştır. Gelibolu yarımadasına yapılan çıkartma gecesi aniden çıkan fırtına, İngiliz kuvvetlerinin farklı bölgeden karaya çıkmasına yol açmış ve bu gelişme savaşın seyrini değiştirmiştir.

Gerileme dönemindeki, coğrafi bilgi eksikliğine örnekler oldukça fazladır. Bunların içinde Sarıkamış Harekatı ve Yemen Savaşları en bariz olanlarıdır. Sarıkamış Harekatı’nda, Erzurum’da bulunan ordu komutanı tarafından Enver Paşa’ya, harekat mevsiminin bölge iklim şartlarına uygun olmadığı hatırlatılmış, ancak zafere bir an önce ulaşmayı düşleyen, sabırsız ve coğrafi bilgiden yoksun Enver Paşa, komutayı eline almış ve Aralık ayının son günlerinde harekatı başlatmıştır. Oysa Aralık ve Ocak aylarının, bölgede çok sert ve soğuk geçtiği bilinen bir gerçektir. Enver Paşa’nın bu gerçeği göz ardı etmesi, 90 bin Türk askerinin donarak şehit olmasına ve harekatın başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açmıştır. Bu yanılgı, gerçekten Osmanlı tarihinde yapılmış en büyük yanılgılardan birisidir ve Yüce Devletin tamamen yok olmasına yol açmıştır.

Yemen Savaşları, Osmanlı tarihinde önemli bir yer tutar. Yemen Savaşları’nda Osmanlı Ordusu, İngiliz ve Arap kuvvetlerine değil, bölgenin ağır coğrafi şartlarına yenilmiştir. “Burası Huştur, Yolu Yokuştur. Giden gelmiyor, acep ne iştir.” türküsü, coğrafi şartların olumsuzluğunu açıkça ortaya koyar. Huş kasabasının (Muş değil, türkünün aslı ve Yemen coğrafyası incelendiğinde, Huş olduğu görülür), dik ve sarp yokuşu, bölgenin aşırı şekilde sıcak ve kurak oluşu, Osmanlı askerlerini çok zora sokmuştur. Olumsuz iklim ve topografik özellikler, Yemen’de 500 bine yakın Türk askerin şehit olmasına yol açmıştır. Peki, bu savaşlarda coğrafya, neden göz önünde tutulmamıştır? Bunun cevabı gerçekten açık ve nettir. Osmanlı Devleti’nin gerileme döneminde, “Yüce Devlet Olma Gururu” hep ön planda olmuştur. Öte yandan savaşların bir kısmı Osmanlı Devleti’nin isteği dışında başlatılmış, bir kısmında da acelecilik ve bilgisizlik yüzünden coğrafya saf dışı bırakılmıştır. Böylece Anadolu Coğrafyası’nın ortaya çıkardığı Yüce Osmanlı Devleti, coğrafi bilgisizlik ve olumsuzluklar yüzünden gerilemeye ve yıkılmaya mahkum edilmiştir. Ancak bu coğrafya, gelecek yüzyıllarda, büyük devlet çıkarma özelliğini korumaktadır.

Not: Bu makalede yararlanılan kaynakların sayısı çok fazla olduğundan, burada verilmemiştir. Ancak bu konu ile ilgili ayrıntılı bir çalışma tarafımızdan yürütülmektedir. Çalışma kitap olarak yayınlandığında, yararlanılan kaynakların tümü verilecektir.

osmanli_padisahlari

Tagged : /

Osmanlı Orta Öğretiminde Coğrafya

Eğitim; Belli bir konuda, bir bilgi ve bilim dalında yetiştirme ve geliştirme, eğitme işi. Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine yardım etme, terbiye. Öğretim ise; Belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işi, tedris, tedrisat, talim. Öğrenmeyi kolaylaştıracak etkinlikleri düzenleme, gereçleri sağlama ve kılavuzluk etme işi. Bu iki kelimenin anlamlarından da anlaşıldığı üzere, eğitim ve öğretim, birbirinden oldukça farklı, ancak birbirlerini tamamlayan ifadelerdir. Buna göre, bir milletin öz benliği ile ters düşmeyen tüm bilimleri öğrenmek öğretim, onu ülkesinde ve kendi yaşayışında uygulamak ise eğitimdir. Coğrafya dersi, hem eğitim ve hem de öğretim dersidir.

Osmanlı döneminin ilk yıllarından itibaren eğitim ve öğretime büyük önem verilmiştir. Özellikle ilk ve ortaöğretime denk gelen çeşitli eğitim kurumları, eğitim ve öğretimlerini zamanın bilimsel gelişmelerinin üzerinde bir performansla sürdürmüşlerdir. Sözkonusu bu eğitim ve öğretim kurumlarında okutulan derslerden biri de coğrafyadır. İnsanın yaşadığı çevre ile olan ilişkilerini konu alan coğrafya, ilk öğretimden ortaöğretimin son sınıfına kadar temel dersler arasında yerini almıştır.
Continue reading “Osmanlı Orta Öğretiminde Coğrafya”

Tagged : / / / / / / /

Uygarlıklar Beşiği Anadolu

Tarih boyunca insanoğlunun medeniyet alanında almış olduğu yol incelenecek olursa ilk medeniyetlerin genelde iklim koşullarının elverişli, su kaynaklarının bol, tarım arazilerinin geniş  olduğu sahalarda doğup geliştiği dikkat çeker.

Bu alanlar; Nil, Fırat-Dicle, İndus – Ganj, Gökırmak, Sarıırmak havzalarıdır. Kısacası ilk uygarlıklar Mısır, Çin, Hindistan ve Mezopotamyada büyüyüp gelişmiştir.

Türkiye hem Asya hem de Avrupa Kıtası ile temas halinde olduğundan bir Orta Doğu ülkesidir. Dağlık bir ülkedir. Ovalar daha ziyade kıyılarda ve akarsu vadilerinde yer alır. Akarsular bakımından bölgenin en zengin ülkesidir. İstanbul ve Çanakkale Boğazlarıyla da büyük bir öneme sahiptir. Üç tarafını çeviren denizler, Cebeli Tarık Boğazı ile Atlas Okyanusuna; Süveyş Kanalı vasıtası ile Kızıldeniz ve Hint Okyanusuna bağlıdır.

Türkiye yer altı ve yer üstü zenginlik kaynakları bakımından bölge ve hatta dünyadaki en zengin ülkeler arasında yer alır.

Ülkemizde ilk köy yerleşmelerine ise yaklaşık 10000 yıl Önce geçildiği düşünülmektedir. Cilalı taş devri yerleşmeleri olan bu alanların en önemlileri şunlardır; Hacılar(Burdur),  Suberde (suğlagölü), Ilıpınar (İznik), Çatalhöyük (Konya-Çumra), Can Hasan (Karaman), Çayönü (Ergani)’dür. Bu yerleşim yerleri genel olarak neolitik çağ yerleşmeleri olarak anılır.

Bu dönemin diğer önemli bir özelliği ise höyüklerin ortaya çıkmasıdır. Höyük,tarihi dönemlerde deprem, yangın, savaş gibi nedenlerle yıkılan eski yerleşim alanlarının yıkıntılarının üzerine yenilerinin kurulması ile oluşmuş yapay tepe görünümündeki yerleşme alanlarıdır. Başlıcaları; Çatalhöyük, Çayönü, Hacılar, Can Hasan’dır.

Mezolitik (Orta Taş Çağı) dönemi yerleşmelerine; Beldibi, İkizini, Karain, Belbaşı, öküzini Mağaralarında rastlanır.

Kalkolitik Çağ denilen Bakır Çağı yerleşmelerinin başlıcaları, Ilıpınar, Yumruktepe, Can Hasan’dır.

Günümüzden 3000-4000 yıl önce düz alanlarda kurulmuş ve daha çok batı anadoluda görülen taş ve madenlerden yapılmış araç gereçlerin bulunduğu yerleşme alanlarına ise ören denir.

Mısır, Yunanistan gibi ülkelerde ancak birkaç uygarlığın izine rastlanırken, Anadoluda onlarca uygarlığın izini görmek mümkündür.

Hitit, Firig, Lidya, Urartu, Troia, İyon, Helen, Galat, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı bunlardan bir kaçıdır.

Asurlar İlk Çağda Anadoluda ticareti geliştirmişlerdir. Onların çekilmesinden sonra Hititler ilk devleti kurmuş ve ilk sulu tarımı uygulamışlardır. Hititlerin başlıca şehirleri; Hattuşaş, Alacahöyük, Şapinova, Kargamış, Aslantepe, Kartepe’dir.

Doğu Anadoluda hüküm sürmüş olan Urartuların en önemli özelliği Anadoluya kale kent sistemini getirmeleridir. Barajlar yaparak sulamaya önem vermişlerdir. Malatya, Elazığ, Mardin, Van kentlerimiz o dönemin izlerini taşır.

Frigler tarıma önem vermiş, dokumacılığı geliştirmiş ve cam işçiliğini geliştirmiştir. Frigler zayıflayınca Batı AnadoludaLidya Devleti gelişmiştir. Başkentleri Sart olan bu uygarlık; kral yolunu yaparak ticareti canlandırmış, dünyadaki ilk bankacılık faliyetlerini geliştirmiştir. Para bu dönemde kullanılmıştır. Batı Anadoluda İyon ve Dorların etkilerini mö. 1200 yıllarında görürüz. Bu dönemin başlıca İyon şehirleri; Smyrna(izmir), Efes, Selçuk, Milet’tir.

İyonlar Karadeniz sahillerinde Sinop, Samsun, Trabzon, Giresun, gibi kentleri kurmuşlardır. Türklerin Anadoluya gelmesiyle şehirler yeniden canlanmıştır ve kentler gittikçe Türk islam şehri özelliği kazanmıştır. Selçuklular döneminde ticaret yolları üzerinde yer alan Tokat, Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Elazığ, Kayseri, Konya, Aksaray, Erzincan gibi şehirler büyümüştür. Sinop ve Alanya liman şehirleri olarak dikkat çekmiştir. Kervansaray sistemi bu dönemde gelişmiştir.

Tagged : / / / / / / / / / / / / / /

5000 Yıllık Buzadam

Zaman: İO 3300-3200 

Mekân: İtalyan Alpleri

Alplerde olay: Hauslabjoch’ta bulunan ceset. Ölü adamın kimliği henüz tespit edilemedi. Cesedin yanında bulunan eşyalardan, kazanın on dokuzuncu yüzyılda olmuş olacağı tahmin ediliyor. POLİS RAPORU, KONRAD SPİNDLER’DEN, 1994.

19 Eylül 1991’de iki Alman dağcısı modern çağlardaki mükemmel korunmuş ilk en eski insan cesedini buldular. Yer İtalyan Güney Tiroller’inde, Avusturya uluslararası sınırından yalnızca 90 metre berideydi. Alpler’in bu bölümü, adını dar ve uzun Ötztal Vadisi’nden alan Ötztaler Alpleri olarak bilinir.

Ceset günümüzde bir Avusturyalı gazetecinin, vadinin adından yola çıkarak “Ötztal” ve Himalayalar’daki efsanevi dev kar adamını simgeleyen “yeti” sözcüklerinden türettiği “Ötzi” adıyla anılmaktadır. Ancak çoğu kimse ondan, yalnızca “Buzadam” olarak da söz eder.

Bu keşfin ıssızlığı Buzadam’ın sonunun nasıl geldiği konusunda pek çok varsayımın ortaya atılmasına neden olmuştur. Bilimsel analizler adamın kişisel sağlığı, yanında taşıdıkları ve cesedinin yakınlarında bulunan malzemeleri hakkında pek çok ayrıntı sağlamıştır. Buzadamın kimliğini gösteren ve arkeologların, Alpler’in o yüksek noktasında ne aradığı konusunda varsayımlar ileri sürmelerini sağlayan bu malzemelerdir.

1991 Eylül’ünde hâlâ kısmen buzlar içinde sıkışmış olan Buzadam. Gövdesinin üst kısmı buzdan kurtarılmış. Ceset İnnsbruck’taki Adli Tıp Enstitüsü’ne kaldırıldıktan sonra yaşı ve önemi anlaşılmıştır.

BEDEN, GİYSİLER VE MALZEMELER

Cesedin 25 ile 45 yaşlarında bir adama ait olduğu anlaşılmıştır. Çok iyi korunmuş olması, hücrelerin moleküler yapısının da günümüze kalmasını sağlamıştır. Bu olağanüstü korunmanın nedeni Buzadam’ı ölümüne götüren ve ölümden sonra da devam eden bir dizi olaydır. Adamın erken bir sonbahar tipisine tutulduktan sonra öldüğü tahmin edilmektedir.

Üzerini örten ince kar tabakası, ceset sonbahar rüzgârlarıyla kururken böcek larvalarının saldırısını önlemiştir. Kısacası burada yalnızca doğal bir “dondurarak kurutma” olayı yaşanmıştır. Yoğun karlı bir kış başladığında cesedin durumu artık büyük ölçüde sabitleşmişti.

Daha güvenilir olması için dört ayrı laboratuvarda yapılan hücrelerin radyokarbon testlerinde, bu olayların İÖ 3300 ve 3200 yılları arasında yeraldığı tespit edilmiştir. Ceset 1991 Temmuz’unda rüzgârın sahradan taşıdığı tozların da hızlandırmasıyla başlayan kar erimesine kadar 5000 yıl orada gömülü kalmış olmalıdır.

Buzadamın korunması böylece esrarengiz olmaktan çok şaşırtıcıdır ve yanında taşıdığı eşya gerçekten ortaya pek çok sorunun çıkmasına neden olmuştur. Buz oyuğunun içinde yatan cesedin çevresinde, sapı porsuk ağacından bir bakır balta, tamamlanmamış bir yay, karaçam tahtası ve hayvan derisinden yapılma bir sırt çantası, bir çakmaktaşı bıçak ve kını, iki çakmaktaşı uçlu oku ve on iki tamamlanmamış oklu geyik derisinden bir sadak ve kemerine asılı buzağı derisinden bir kese vardı.

Ötztal cesedi ve malzemelerinden bazıları. Tahta sapına bağlı bakır balta cesedin yakınlarında bulunmuş ve yaşı hakkında ilk belirtileri sağlamıştı.

Bunların yanı sıra, giysilerinin parçaları da günümüze kalmıştı: Hayvan postundan bacak sargıları, pançoyu andıran bir dış giysi, içlerine sıcak tutması için ot doldurulmuş deri ayakkabılar ve bir yer örtüsü ya da battaniye olabilecek otlardan bir pelerin.

Sıcak tutan ve günümüzün sugeçirmez malzemelerinin yokluğuna rağmen, bu giysiler de, en azından kış ayları dışında sert Alp iklimi için yeterli görünüyordu. Ama aynı şey Buzadam’ın taşıdığı malzemeler için söylenemez. Yayının ve oklarının çoğunun bir avlanma ya da saldırıya karşı koyma için tamamlanmamış olması, Ötzi’nin bu yolculuk için iyi hazırlanmış olmadığını göstermektedir.

Ayrıca, adam çok sağlıklı da değildi. Tırnaklarından birinin analizinden, ölmeden önceki altı ay içinde en az üç kere ciddi bir hastalık geçirdiği anlaşılmıştı (tırnaklarının büyümesi kesintiye uğramıştı). Adamın sırtının altında, sol bacağında ve sağ diz ve ayak bileğinde dövmeler vardı.

Bunlar süs olabilirse de, Buzadam’da kireçlenme olduğu anlaşıldığına göre dövmelerin tedavi edici bir işlevleri de olmuş olabilir. Adamın bağırsak muhteviyatının analizi, Buzadam’da kronik ishale neden olabilecek bir bağırsak iltihabı olduğunu da göstermiştir. Ancak en ciddisi, kaburgalarının sekizinin çok uzun olmayan bir süre önce kırıldığının da saptanmış olmasıydı.

Kemikler kaynamaya başlamıştı bile. Bu da Buzadam;ın bir şiddet olayına karışıp köyünden kaçtığı ve henüz tamamlanmamış malzemesiyle Alpler’den geçerken erken bir kış fırtınasına tutulduğu varsayımlarının ortaya atılmasına neden olmuştur.

(Solda) Buzadamın malzemeleri ve peleriniyle canlandırılmış hali. Sazdan ya da ottan yapılma pelerinler 18. yüzyılda Avrupa’nın bazı yerlerinde hâlâ giyilmekteydi. (Sağda) Tamamlanmamış yay ve oklar. Buzadam eğer avlanmaya niyet etmişse hiç de İyi hazırlanmış değildi.

ÇOBAN MI, ŞAMAN MI?

Buzadam hakkında başka yorumlar da mümkündür. Bunlardan biri de adamın bir çoban olmasıdır. Gövdesindeki yosunlarda yapılan incelemeler, bunların Alpler’in güneyinden geldiği göstermektedir ki, bundan da adamın, öldüğü yerin yalnızca 20 kilometre güneyinde olan Vinschgau’lu olduğu sonucu çıkarılabilir.

Pollen, adamın sonbahar başlarında öldüğünü ileri sürmüştür: Bu takdirde sürüsünü yaylalarda otlatan sağlıksız bir çoban olduğu da düşünülebilir. Buzadam, bulunduğu sığ oyuğa şiddetli ama erken bir fırtınadan korunmak için sığınmış ve orada donup ölmüş de olabilir.

Ancak herkes böylesine yavan bir açıklamayla yetinecek değildi. Bazıları Buzadam’ın bir şaman ya da bir ritüel uzmanı olduğunu iddia etmiştir. Tamamlanmamış avcılık malzemesi, dövmeler, beyaz mermerden delikli ve deri püsküllü bir boncuk bu iddiayı desteklemek için kullanılmıştır. Bilindiği gibi şamanlar genelde ıssız yerlerde ruh dünyasıyla ilişki kurarlar ve bu da onun yüksek dağlara çıkışını açıklayabilir.

Uluslararası bir uzmanlar ekibi, Buzadam’ın yaşını, sağlık durumunu ve ölüm nedenlerini ayrıntılı bir incelemeyle araştırmışlardır.

Etnografik örnekler parlak ya da cilalı taşların özel bir önem ya da güç taşıdığına inanıldığını göstermektedir. Buzadam’ın samanlığı konusundaki kanıtların pek fazla olduğu söylenemezse de, bu da kolay kolay gözardı edilmeyecek bir olasılıktır.

Cesedin böyle korunmuş bir biçimde bulunması, onu başka şeylerle kıyaslama olanağı vermemektedir. Daha fazla kanıt olsaydı Buzadam’a, ritüel ya da dini bir statü vermeye bu kadar istekli olmazdık. Malzemesinin garipliğine rağmen onu hayattaki konumuna göre değil, İÖ 4. binyıl sonlarında Alpler’in yükseklerinde yaşayan bir toplumun kaderi ve cesediyle önem kazanan tipik bir üyesi olarak değerlendirirdik.

Cilalı mermer bilya ve bağlı püsküller, Buzadam’ın bir şaman olduğu iddiasına yol açmıştır.

Tagged : /

Ege ve Yunan Uygarlıkları

– Ege ve Yunan uygarlığı; Ege adaları, Yunanistan, Makedonya, Trakya ve Anadolu’nun batı ve güneybatı kıyılarında yaşayan toplulukların meydana getirdiği bir uygarlıktır.
– Ege uygarlıkları, Mezopotamya, Mısır ve Anadolu medeniyetlerinden etkilenmişler ve bu medeniyetleri kendi kültür unsurlarıyla birleştirerek gelişmiş bir medeniyet ortaya çıkarmışlardır.

a. Girit Uygarlığı (MÖ 3500 – MÖ 1200)

– Ege medeniyetlerinin temelini oluşturmuşlardır.
– İlk denizciler Giritlilerdir.
– Mimaride gelişmişler, çok katlı saraylar yapmışlardır.
– Knossos adası bu medeniyetin ilk ortaya çıktığı yerdir.
– En parlak dönemlerini M.Ö. 16. ve 17. yüzyıllarda yaşamıştır.
– M.Ö. 1400’lerde Aka (Miken), M.Ö. 1200’de Dor istilasına uğramışlardır.

b. Miken Uygarlığı (MÖ 2000 – MÖ 1200)

– M.Ö. 2000’de Akalar tarafından Mora Yarımadası’nda kurulmuşlardır.
– Savaşçı bir toplumdur.
– Mora yarımadası, Yunanistan, Girit ve Kıbrıs’ı işgal etmişlerdir.
Deniz ticaretinde gelişmişlerdir.
– En parlak dönemleri M.Ö. 13. ve 14. yüzyıllardır.
– Kral Agamemnon zamanında boğazların hâkimiyeti için Truvalılarla savaşmışlardır.
– Truva Savaşı, boğazlar için yapılan ilk savaştır.
– Şatoları ve kuyu mezarları önemli eserleridir.

c. Yunan Uygarlığı (MÖ 1200 – MÖ 337)

– M.Ö. 1200 yılında Dorlar tarafından kurulmuştur.
– “Polis” denilen şehir devletleri halinde yaşamışlardır.
– Atina, Tebai, Korint, Sparta, Larissa gibi şehir devletleri vardır.
– Polislerin başında “Tiran” denilen krallar vardır.
– Denizcilikte ilerlemişler ve kolonicilik faaliyetlerinde bulunmuşlardır. (Yerleşme amacıyla gitmişlerdir.)
– Başta Zeus olmak üzere Olympos dağında oturan tanrıları adına düzenledikleri yarışmalar olimpiyatların temelini oluşturmuştur.
– Felsefede Aristo, Eflatun, edebiyatta Homeros (İlyada ve Odisse), tarihte, Tukitides önemli bilim adamlarıdır.
– Alfabe ve takvime katkıda bulunmuşlardır.
– Atina’da sınıf farklılıklarından doğan huzursuzlukları gidermek amacıyla yapılan Dragon, Solon ve Klistenes kanunları Atina’yı “demokrasinin beşiği” yapmıştır.
– Yunanlılar, Polis denilen şehir devletleri halinde yaşamışlardır. Atina, Tebai, Korint, Sparta, Larissa gibi şehir devletleri vardır. Polislerin başında Tiran denilen krallar vardır.
– Başta Zeus olmak üzere Olympos dağında oturan tanrıları adına düzenledikleri yarışmalar olimpiyatların temelini oluşturmuştur.

d. İskender imparatorluğu
– Makedonyalı Büyük İskender kısa sürede çok büyük bir devlet kurmuş, Hindistan’a kadar ilerlemiştir.
– Anadolu, Perslerden sonra İskender İmparatorluğu’nun egemenliğine girmiştir.

Helenistik Dönem

– Büyük İskender’in Mısır ve Asya’ya yaptığı seferlerde Batı ve Doğu medeniyetlerinin buluşması, kaynaşması yaşandı. M.Ö. 330-30 yılları arasında 300 yıl süren bu karşılklı etkileşim dönemine Helenistik Dönem denir.
– Büyük İskender’in ölümünden sonra bu devlet üç parçaya bölünmüştür. Bunlardan Selevkos Krallığı Anadolu’ya hâkim olmuş, daha sonra bu devlette yıkılmış ve Anadolu da küçük krallıklar oluşmuştur. Bu küçük krallıklar:

• Bitinya Krallığı

• Pontus krallığı

• Kapadokya krallığı

• Bergama krallığı

Tagged : / / / / /

Roma Uygarlığı

Roma İtalya’da bir şehir adı olmasına rağmen, “Roma Uygarlığı” denince bütün Akdeniz kavimlerinin ortak tarihleri ve uygarlıkları akla gelmelidir. Çünkü Akdeniz çevresi Romalıların yönetimi altına girecektir.

• Tarihte Akdeniz kıyılarını ilk kez yönetimi altına alarak, büyük bir imparatorluk kuran Romalılardır.

İtalya Yarımadasına, Yontma Taş Devri’nden itibaren yerleşim başlamıştır. M.Ö. 3000 yıllarından itibaren İtalikler, İllirler M.Ö. 1000 yıllarından sonra da bölgeye Etrüskler geldiler. Etrüskler İtalya’ya kent kültürünü getirmişlerdir. İtalya’ya son gelenler, Galler ve Keltler olmuştur.

Roma kentini kuranlar, Latium bölgesinde oturan Latinlerdir. M.Ö. III. yüzyılda İtalya birliği sağladılar. M.Ö. II. yüzyıldan itibaren, Akdeniz çevresinde egemenlik kurdular. M.Ö. I. yüzyılda, batıda Atlas Okyanusu’ndan doğuda Fırat Irmağı’na kadar bütün Akdeniz ülkeleri, Roma İmparatorluğu’nun sınırları içerisinde yer aldı.

Kavimler Göçünün başlamasıyla, Roma İmparatorluğu 395 yılında ikiye ayrıldı. 476 yılında Batı Roma İmparatorluğu yıkıldı. Doğu Roma ise, Osmanlı Padişahı Fatih tarafından sona erdirildi. (1453)

1. İmparatorluğu ilk devirlerde, Senato denilen İhtiyarlar Meclisi’nin önerdiği ve Kuria adını taşıyan Halk Meclisi’nin seçtiği kral yönetirdi. Kral yapacağı işleri senatoya danışırdı. Cumhuriyet devrinde, Senatonun seçtiği iki konsül Roma’yı yönetmiştir. Konsüller, görevlerinin sonunda senatoya hesap verirlerdi. Roma’nın bunalımlı yıllarında, diktatör denilen bir Roma’lı altı aylığına yönetimi eline alırdı. Diktatör yaptığı işlerden sorumlu değildi. Kuria meclisi Cumhuriyet döneminde Kenturia adını aldı. Meclisler, İmparatorlar zamanında da olmakla beraber, eski önemlerini yitirdiler.

2. Roma’da çeşitli halk sınıfları oluşmuştu. Bunlar;

a) Patriciler: Geniş toprakları bulunan ve vatandaşlık hukukuna sahip olan mecliste oy hakkı bulunan sınıftır.
b) Plebler: Ticaret, mülkiyet gibi bazı haklara sahip özgür bir sınıftır. Yalnız askere alınmaz ve oy kullanmazlardı.
c) Yanaşmalar ve köleler: Vatandaşlık hukukunun bir kısmını değişik nedenlerle kaybetmişlerdir. Bir aile reisinin yanında çalışır ve onlara hizmet ederlerdi. Bunlara yanaşma denirdi. Kölelerin hiçbir hakları yoktur.

Patrici – Pleb mücadelesi sonucu, plebler, Patricilere denk hale gelmişlerdir.

3. Romalılar eğlenceye düşkündür. Eğlencelerinin en ünlüleri araba yarışları, kanlı gladyatör döğüşleri ve hayvanların parçaladığı insanları seyretmektir.

4. Romalıların kullandıkları dil Latincedir. Bu dilin gelişmesinde, Romalıların Yunanlılardan alarak geliştirdikleri alfabenin etkisi büyüktür.

• Fenikelilerin kullandıkları ilk alfabe Roma uygarlığı geliştirilerek, bugün kullandığımız Latin Alfabesinin çıkması sağlanmıştır.

5. Güneş takviminin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.

6. Roma edebiyatı, Yunan edebiyatının etkisinde gelişmiştir. Romalılar daha çok söz söyleme sanatı ve tarih yazıcılığında ilerlemişlerdir. Bu ilerlemede cumhuriyet yönetiminin etkisi büyüktür. İlk Roma yazarları daha çok hatip ve tarihçidir. Çiçeron ve Çesar bu alanda önde gelen isimlerdi. İmparatorlukla birlikte edebiyat da gelişti. Virgilius ve Horatius ünlü şairlerdendir. Titus – Livius ve Takitus ünlü tarihçilerdendir.

7. Başlangıçta yazılı kanunları yoktu. Roma’da ilk kanunlar, M.Ö. V. yüzyılda düzenlenen Oniki Levha Kanunlarıdır. Bu kanunlar Patrici – Plep mücadelesi sonucu hazırlanan ve Pelplere haklar veren sosyal nitelikli kanunlardır. Roma’da baba ailenin reisiydi. Ölünceye kadar sözü dinlenirdi. Aile reisi suç islediğinde oğlunu bile öldürebilirdi. Roma hukuku, tam vatandaşlık hakkı bulunanlara uygulanırdı. Özgür Roma vatandaşlarına, ayrı kanunlar uygulanıyordu. M.S. II. ve III. yüzyıllarda Roma hukuku gelişti. Günümüz Avrupa kanunlarına, son devir Roma hukuku kaynaklık etmiştir.

• Bugün Avrupa ve Türkiye’de uygulanan kanunların kaynağı Roma hukukudur.

8. Roma sanatı, Yunan sanatından etkilenmiştir. Birçok heykel yapılmış olmakla birlikte, en geliştikleri alan mimarlıktır. Anadolu’da birçok tiyatro binası bunlardan kalmıştır. Antalya Aspendos, Söke, Didim Tiyatrosu en ünlülerindendir. İstanbul’da su kemeri (Bozdoğan Kemeri), Çemberlitaş, Ankara’daki Avgustus Tapınağı ve Roma Hamamı önemli eserleridir. Romalılar resim ve heykeltıraşlıkta Yunan ve Helen heykelleri kadar doğal eserler yapamamışlardır.

Romalılar Döneminde Hıristiyanlık

Hz. İsa, Avgustus zamanında Filistin’de Nasıra kabasında doğdu. Aslı Yahudi idi. Hıristiyanlar babasının Tanrı olduğuna inanırlar. Filistin Romalıların elindeydi. İsa, otuz yaşında dinini yaymaya başlayınca, Kudüs’teki Musevi’ler kendisini Roma valisine şikayet ettiler. Yeni bir hükümet kurmak ve din yaymak suçlarından çarmıha gerilerek öldürüldü.

Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelmesi, sonraları büyük tartışmalara neden olmuştur. Hıristiyanlar İsa’nın “İnsanlık” ve “tanrılık” olmak üzere iki cevherinin varlığına inanmışlardır. Ayrıca baba, oğul, ve ruh olmak üzere, üçlemeye (teslis) inandıklarından çeşitli Hıristiyanlık mezhepleri ortaya çıkmıştır.

Bu din, I. yüzyıldan itibaren özellikle yoksul halk arasında çok yayılmıştır. Zaman geçtikçe, asil Romalılar arasında da taraftar bulmaya başladı. Hıristiyanlığın hızlı gelişimi, özellikle imparator Neron tarafından engellenmeye çalışıldı. Birçok hıristiyana, yırtıcı hayvanlara parçalattırılarak, işkence yapıldı. Hıristiyanlık sınıf ve rütbe farkı kabul etmediği için, bütün baskılara rağmen çok gelişti.

Tek tanrı inancını getirdiği için, İlkçağ dinlerinden farklıdır. Hatta Musevilik, bir ulusun dini olarak görüldüğünden bu dinden de farklıdır. Bu din Roma’nın dini ve sosyal yapısın değiştirdiğinden iç savaşa neden oldu. Bu dinin varlığını kabul eden ilk Roma İmparatoru Konstantinus’tur. Milano Fermanıyla Hıristiyanlığın serbest olduğu duyuruldu (313). Hıristiyanlık 1381 yılında devletin resmi dini oldu.

9. Romalılar; Anadolu’da Mısır ve İran savaşlarında kullanmak üzere yollar yapmışlardır. Orduların ilerlemelerini böylece kolaylaştıracaklardır.

• Hıristiyanlıkta ruhban sınıfının varlığı, kilisenin misyonerlik faaliyetlerine hız kazandırması. bu dinin yayılmasının Hıristiyanlarca amaç edinilmesi, diğer dinlere göre daha çok yayılmasında etkili olmuştur.

Tagged : /

Coğrafi Keşifler / Nedenleri ve Sonuçları

Doğudan başlayan ticaret yolları yüzyıllarca Avrupa’nın çeşitli ihtiyaçlarını karşılamada can damarı olmuştur. Özellikle bunlardan en önemlileri olan İpek ve Baharat yollarının Osmanlı Devleti’nin eline geçmesi, Avrupalıları yeni yollar aramaya sevk etti. Orta Çağ’ın sonuna kadar dünyanın pek çok yeri bilinmiyordu. İşte bu yeni yollar arama girişimleri sırasında pek çok yer ilk kez keşfedildi ve yeni ticaret yollan bulundu. Yeni Çağ’ın başlarında meydana gelen bu keşif olaylarına “Coğrafî Keşifler” adı verilir.

Coğrafi Keşiflerin Nedenleri:

1) Bilimsel, teknik alandaki ilerlemeler:
– a) Pusulanın sapma açısının hesaplanması
– b) Gemicilik sanatında ilerleme
– c) Coğrafya bilgisinde ilerleme
2) Doğu ülkelerinin zenginliği (Haçlı Seferleri ile Coğrafi Keşiflerin ortak nedenidir,)
3) Cesur gemicilerin yetişmesi
4) Avrupalıların dünyayı tanıma ve Hıristiyanlığı yayma amaçları
5) Avrupalıların Hindistan!a ulaşmak için yeni yollar aramaları (ipek ve Baharat Yolları Türklerin elindeydi.)
6) Kralların Coğrafi Keşifleri teşvik etmeleri.

Nedenlerinin ayrıntılı incelemesi:

a. Ticaret yollarının Müslümanların eline geçmesi: Çin’den başlayan İpek Yolu, Hazar Denizi’nde iki kola ayrılıyor, kuzey kolu Kırım limanlarında son bulurken güney kolu Karadeniz kıyılarından İstanbul’a ulaşıyordu.

Diğer önemli bir yol olan Baharat Yolu ise Hindistan’dan başlıyor ve kuzeyde Suriye limanlarında, güneyde ise İskenderiye’de son buluyordu. Özellikle denizci İtalyan devletleri bu limanlardan aldıkları malları Avrupa’ya satıyorlardı. Bu yolların tamamının Osmanlı denetimine girmesi ve bir kaç el değiştiren malların pahalıya mal olması Avrupalıları yeni yollar aramaya sevketmiştir.

b. Coğrafya bilgisinin ilerlemesi: Orta Çağ’da Avrupalıların dünya hakkındaki bilgileri çok azdı. Avrupalılar, dünyayı tepsi gibi düz zannediyorlardı. Ortasında Kudüs’ün bulunduğuna inandıkları dünyanın kuzeyi buzlarla, güneyi ise kaynar sularla kaplıydı. Batıda sonsuz bir deniz, doğuda da Kaf dağları (Kafkas dağları) nın bulunduğuna ve onun ötesinde cinlerin yaşadığına inanırlardı. Özellikle Haçlı Seferleri ve daha sonraki ilişkiler ve seyyahların gezi notlarının incelenmesi sonrasında, Avrupalıların dünya hakkındaki bilgileri artmış, boş inançlar yıkılmıştır.

Özellikle Venedikli seyyah Marco Polo doğu üzerine Çin’e kadar büyük bir seyahat yaptı (1271 – 1295). Bu seyahati sırasında yazdığı, doğu ülkelerinin hem zenginliklerini, hem de coğrafyasını anlattığı “Garibeler Kitabı” adlı eseri, Avrupalılar üzerinde büyük etkiler meydana getirmiştir.

c. Pusulanın geliştirilmesi: İlk kez Çinliler tarafından icat edilen pusula, Haçlı Seferleri sırasında Avrupa’ya geçmiştir. Kristof Kolomb’un pusulanın sapma açısını düzeltmesiyle artık yönlerini kaybetme korkusundan kurtulan Avrupalılar, okyanuslara daha rahat ve korkusuzca açılmaya başladılar.

d. Gemicilik sanatındaki ilerlemeler: Eskiden kullanılan kadırgaların geliştirilerek 30 metre uzunluğunda, üç direkli beş yelkenli ve okyanuslara daha dayanıklı Karavel tipi gemilerin yapılması okyanuslara açılmada insanların cesaretini artırdı.

e. Efsane ve hurafelere inanmayan cesur gemicilerin yetişmesi: Orta Çağ’da Avrupalılar, Atlas okyanusunun içinde gemileri çeken çok büyük girdapların olduğu ve bu sularda dolaşan gemicilerin zenciye dönüşecekleri gibi hurafelere inanırlardı. Ancak doğu ile olan ilişkiler ve coğrafya bilgisinin ilerlemesi bu gibi inançların yıkılmasına neden olmuştur.

f. Ticaret yollarının Müslümanların eline geçmesi: Çin’den başlayan İpek Yolu, Hazar Denizi’nde iki kola ayrılıyor, kuzey kolu Kırım limanlarında son bulurken güney kolu Karadeniz kıyılarından İstanbul’a ulaşıyordu.

Coğrafi Keşiflerin Yapılışı

• Portekizli Bartelmi Dias Afrika’nın güney ucuna ulaşarak Ümit Burnu’nu buldu (1487).

• İspanyol asıllı Kristof Kolomb, İspanya’nın Palas limanından hareket edip Atlas Okyanusu’nu aşarak Amerika Kıtası’nı buldu (1492). Ancak burasını Hindistan zannettiğinden batısındaki Bahama takımadalarına Batı Hint Adaları, halkına da Hintliler adını verdi. Daha sonraları Amerika Kıtası’na üç sefer daha yaparak kıtanın orta ve güney kesimlerini de keşfetti. Ancak yeni bir kıta keşfettiğini anlayamadan öldü.

• Portekizli Vasko do Gama Ümit Burnu’nu dolaşarak Hindistan’a vardı (1498).


• Kristof Kolomb’un ölümünden kısa bir süre sonra İtalyan gemici Ameriko Vespuçi, Amerika’nın Hindistan değil yeni bir kıta olduğunu dünyaya ilân etti ve kıtaya onun adı verildi “Amerika” (1507).
• Bu tarihten itibaren Portekizliler Hint Okyanusu’na hâkim olmaya başladılar. Böylece Hindistan’dan gelerek Süveyş’te sona eren Baharat Yolu yön değiştirerek Ümit Burnu Yolu hâline geldi ve Portekiz egemenliğine girdi. Bu gelişme Hint sularında Osmanlı – Portekiz mücadelesini başlatmıştır.

• 1519′da Portekiz asıllı Macellan tarafından başlatılan batıya seyahat Del Kano tarafından tamamlanarak (1522) dünyanın yuvarlak olduğu ilk kez ispatlanmıştır.

• Başlangıçta Portekizliler ve İspanyollar tarafından başlatılan Coğrafî Keşifler, özellikle İngilizler, Fransızlar ve Hollandalılar tarafından tamamlanmıştır.
Coğrafi Keşifler’in sonuçları

• Hristiyanlık yayıldı. Buna karşılık dünyanın düz olduğu gibi pek çok yanlış bilgi aktaran din adamlarına olan güven azaldı.

• Keşfedilen yerlerde yetişen domates, vanilya, patates, tütün, kakao gibi bitki türleri ile Avrupalılar ilk kez tanıştı.

• Avrupalıların, keşfettikleri yerleri sömürgeleştirmesiyle Sömürgecilik Dönemi başladı.

• Keşifler, ticaret yollarının değişmesine neden oldu. Hint Deniz Yolu’nun bulunmasından ve Amerika’nın keşfinden sonra Akdeniz limanları ile Baharat ve İpek Yolu eski önemini kaybederken Hint Okyanusu kıyısındaki limanlar önem kazandı.

• Yeni keşfedilen ülkelerde bol miktarda bulunan altın ve gümüş gibi değerli madenler Avrupa’ya getirildi. Avrupa’da ticaretle uğraşan kişiler (Burjuva sınıfı) zenginleşti. Tüccarların, soyluların ellerinde bulunan toprakları satın almalarıyla soylular eski güçlerini kaybettiler.

• Keşfedilen yerlere, özellikle Amerika’ya Avrupa’dan pek çok insan göç etti. Avrupa kültür ve uygarlığı yeni yayılma alanları buldu.

• Amerika’nın eski bir medeniyet merkezi olduğu öğrenildi.

• Zenginleşen Avrupalılar, kültür ve sanat hareketlerini desteklediler. Böylece, Avrupa’da Rönesans’ın doğmasına ortam hazırlamış oldu.

• Coğrafî Keşiflerle ticaret yollarının değişmesi sonucunda Osmanlı Devleti ekonomik yönden büyük gelir kaybına uğradı.

• Keşifler, dünya tarihinde önemli sosyal, siyasal, ekonomik ve dini değişikliklere neden olmuştur. Bu durum, keşiflerin evrensel yönünü ortaya koymaktadır.

• Eski ticaret yolları değişti. Akdeniz, doğu -batı ticaretindeki önemini kaybetti. Baharat ve İpek Yolları önemini kaybetti. Bu durum Atlas Okyanusu Limanlarının önem kazanmasına neden olmuştur.

• Avrupalılar, yeni keşfedilen yerlerde sömürge imparatorlukları kurdular. Bu durum, keşfedilen ülkelerden Avrupa’ya altın ve gümüş başta olmak üzere bol miktarda hammadde götürülmesine neden olmuştur. Bu gelişmeler Avrupa’nın zenginleşmesini, hayat standartlarının yükselmesini ve Rönesans hareketlerinin gerçekleştirilmesini sağlamıştır.

• Ticaretle uğraşan burjuva sınıfı zenginleşmiş ve Avrupa ürünleri yeni pazarlar bulmuştur. Böylece daha sonraki yıllarda gerçekleşecek olan Sanayi Devrimi’ne ortam hazırlanmıştır.

• Keşfedilen yerlere Avrupa’dan göçler olmuş, bu durum Avrupa kültür ve medeniyetinin yayılmasını sağlamıştır.

• Hıristiyanlık, yeni ülkelere yayılmıştır. Ancak bazi bilimsel gerçeklerin ortaya çıkması sonucunda Hıristiyanların dini inançları zayıflamış, Kilise’ye güven sarsılmıştır.

• Dünyanın bazı yerleri, Avrupalılar tarafından tanınmış, yeni kültürler, canlılar ve ırklar ortaya çıkmıştır.

Coğrafi Keşiflerin Türk Dünyası Üzerindeki Etkileri

Coğrafi Keşifler, bütün insanlığı etkilemiştir. Bu yönüyle evrensel bir özelliğe sahiptir. Akdeniz Limanları, Coğrafya Keşifler sonucunda önemini kaybetti. Ancak 1869′da Süveyş Kanalı’nın Fransızlar tarafından açılmasıyla bu limanlar yeniden önem kazanmıştır.

Coğrafi Keşifler, Müslüman ülkeler açısından büyük zararlara neden olmuştur. İslam ülkeleri yoksullaşmış, Türkistan Hanlıkları giderek zayıflamış ve Ruslar karşısında gerilemiştir. Osmanlı İmparatorluğu, İpek ve Baharat Yollarına hakim olmasına rağmen yolların değişmesinden dolayı umduklarına ulaşamamıştır. Osmanlı İmparatorluğu, ticaret faaliyetlerini yeniden geliştirebilmek için Avrupalı devletlere kapitülasyonlar vermek zorunda kaldı.

Ayrıca Osmanlı topraklarında kervan yolları boyunca faaliyet gösteren halk ve zanaatkârlar işsiz kaldı. Bu durum, Osmanlı Devleti’nde ekonomik sıkıntılara ve Celali İsyanları’na zemin hazırlamıştır.

Osmanlı Devleti, Hint ticaret yolunun hakimiyeti için Portekizlilerle, Akdeniz hakimiyeti için de İspanyollarla mücadele etti. Endonezya’da savunma ve koruma savaşları yapan Osmanlı Devleti, Hıristiyan Avrupa karşısında ”Doğu Kalkanı” haline geldi.

Keşiflerin Osmanlı Devleti Açısından Önemi

Bu keşiflerle Osmanlının elinde bulunan İpek ve Baharat Yolu önemini kaybetmiş, yeni ticaret yolları bulunmuştur. Bu da Osmanlı Devleti’nin vergi gelirlerinin azalmasına yol açmıştır. Tüm bunlar Osmanlı Devletini maddi açıdan kötü etkilemiştir. Daha doğrusu; Osmanlı Devleti ve diğer müslüman devletler zarara uğrayıp, ellerindeki malların değerleri gitmiştir.Coğrafî Keşifler, bütün insanlığı etkilemiştir. Bu yönüyle evrensel bir özelliğe sahiptir. Akdeniz Limanları, Coğrafî Keşifler sonucunda önemini kaybetti. Ancak 1869′da Süveyş Kanalı’nın Fransızlar tarafından açılmasıyla bu limanlar yeniden önem kazanmıştır.

Coğrafî Keşifler, Müslüman ülkeler açısından büyük zararlara neden olmuştur. İslam ülkeleri yoksullaşmış, Türkistan Hanlıkları giderek zayıflamış ve Ruslar karşısında gerilemiştir. Osmanlı İmparatorluğu, İpek ve Baharat Yollarına hakim olmasına rağmen yolların değişmesinden dolayı umduklarına ulaşamamıştır. Osmanlı İmparatorluğu, ticaret faaliyetlerini yeniden geliştirebilmek için Avrupalı devletlere kapitülasyonlar vermek zorunda kaldı.

Ayrıca Osmanlı topraklarında kervan yolları boyunca faaliyet gösteren halk ve zanaatkârlar işsiz kaldı. Bu durum, Osmanlı Devleti’nde ekonomik sıkıntılara ve Celali İsyanları’na zemin hazırlamıştır.

Tagged : / /

Gerileme ve Yıkılış’ta Coğrafya

Osmanlı Devleti’nin Gerileme döneminde, coğrafi bilgi eksikliği, koskoca bir devletin yıkılışında önemli etkisi olmuştur. Gerileme döneminde yapılan tüm savaşlar incelendiğinde, bu etki açıkça görülmektedir. Sözgelimi Gerileme döneminde yapılan Kırım Savaşı’nın sonucunu da coğrafya tayin etmiştir. 14 Kasım 1854 tarihinde ansızın ortaya çıkan beklenmedik kasırga, İngiliz donanmasını darmadağın eder ve İngiliz donanmasının planı gerçekleşemez. Böylece Sivastopol’un kuşatılması gecikir. Ve savaşın gidişatı değişir.

Çanakkale Savaşları, coğrafi bir yaklaşımla ele alındığında, coğrafyanın önemi açıkça görülür. Gerçekten bugün bile Gelibolu yarımadasını ve Çanakkale Boğazı’nı gezip gören bir insan, bölge topografyasının cazibesine kapılır. Savaşların geçtiği yarımadadaki önemli tepelerin hepsi, tatlı su kaynaklarının hemen tamamı, Türk askerlerinin kontrolü altında kalmıştır. Öte yandan boğazın topografik özelliği, düşman gemilerinin ilerlemesine engel olmuştur. Bölgeye hakim tepeler ve tatlı su kaynaklarının mevcudiyeti, Türk Ordusunu, düşman kuvvetlere karşı üstünlük sağlamıştır. Tüm bu coğrafi avantajlara ek olarak, iklim şartları da Türk tarafına avantaj sağlamıştır. Gelibolu yarımadasına yapılan çıkartma gecesi aniden çıkan fırtına, İngiliz kuvvetlerinin farklı bölgeden karaya çıkmasına yol açmış ve bu gelişme savaşın seyrini değiştirmiştir.
Continue reading “Gerileme ve Yıkılış’ta Coğrafya”

Tagged : / /

Bilimde ve Mekanda Gerileme

Her ne kadar, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın dönemini Osmanlı Devleti’nin zirveye ulaştığı dönem olarak kabul edilse de, çoğu tarihçiler tarafından bu dönemin gerilemeye doğru yüz tuttuğu bir dönem olarak kabul edilir. Çünkü bu dönem artık Osmanlı Yüce Devleti’nin sınırları oldukça zorlanmış ve doğal coğrafi sınır hayli aşılmıştır. Gerek Arap yarımadası ve gerekse Kuzey Afrika, Osmanlı Coğrafyası ile hiçbir zaman bir bütünlük sağlayamamıştır. Öte yandan Balkanlar’da Tuna nehri, doğal bir coğrafi sınırı oluşturmaktadır. Osmanlı’nın Balkanlar’da doğal sınır olan Tuna’yı zorlaması ve nehrin öbür yakasına geçmek için göstermiş olduğu gayretler, Osmanlı Devleti’ne çok pahalıya mal olmuştur.

Viyana kuşatmasındaki başarısızlık, coğrafyanın ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Kanuni Sultan Süleyman, 1529 yılında Viyana’yı kuşatmak üzere sefere çıkar. Ancak hava şartları göz önünde tutulmaz. Oysa mevsim, Balkanlarda yağmur mevsimidir. Buda ile viyana arasında bardak boşanırcasına yağan yağmur, yolları geçilemez hale getirir. Tam anlamıyla bataklığa dönüşen bölgede özellikle toplar taşınamaz. Buna rağmen Eylül sonlarında kuşatma başlatılır. Continue reading “Bilimde ve Mekanda Gerileme”

Tagged : / /