Jeotermal Enerji

Jeotermal enerji yerin derinliklerinde birikmiş ısının oluşturduğu sıcak su ve buhardan yapay yollarla elde edilen enerjidir. Basitçe dünyanın iç sıcaklığından türetilmiş güçtür. Jeotermal kaynaklar yoğun olarak aktif kırık sistemleri ile volkanik ve magmatik birimlerin etrafında oluşmaktadır.

Türkiye Jeotermal Enerji Potansiyeli ve Arama Çalışmaları

Bilindiği gibi jeotermal enerji, yenilenebilir, temiz, ucuz ve çevre dostu olan yerli bir yeraltı kaynağıdır. Ülkemiz jeolojik ve coğrafik konumu itibarı ile aktif bir tektonik kuşak üzerinde yer aldığı için jeotermal açıdan dünya ülkeleri arasında zengin bir konumdadır. Ülkemizin her tarafında yayılmış yaklaşık 1.000 adet doğal çıkış şeklinde değişik sıcaklıklarda jeotermal kaynaklar mevcuttur.

Ülkemizin jeotermal potansiyeli oldukça yüksek olup potansiyel oluşturan alanların %78’i Batı Anadolu’da, %9’u İç Anadolu’da, %7’si Marmara Bölgesi’nde, %5’i Doğu Anadolu’da ve %1’i diğer bölgelerde yer almaktadır. Jeotermal kaynaklarımızın %90’ı düşük ve orta sıcaklıkta olup doğrudan uygulamalar (ısıtma, termal turizm, çeşitli endüstriyel uygulamalar vb.) için, %10’ u ise dolaylı uygulamalar (elektrik enerjisi üretimi) için uygundur. Jeotermal enerji uygulamalarında ilk elektrik üretimi 1975 yılında 0,5 MWe güce sahip Kızıldere Santrali ile başlatılmıştır.

 

Dünyada jeotermal enerji kurulu gücü 2018 yılı verilerine göre 14.369 GWe düzeyindedir. Jeotermal enerjiden elektrik üretiminde ilk beş ülke; ABD, Filipinler, Endonezya, Türkiye ve Yeni Zelanda şeklindedir. Elektrik dışı kullanım ise 70.000 MWt’ı aşmış olup dünyada doğrudan kullanım uygulamalarındaki ilk 5 ülke ise ABD, Çin, İsveç, Belarus ve Norveç’tir.

Jeotermal enerji arama çalışmalarına hız verilmiş ve sondajlı jeotermal enerji aramaları 2.000 m seviyelerinden 28.000 m seviyelerine çıkarılmıştır. 2005 yılından itibaren Bakanlığımız desteğiyle, mevcut kaynakların geliştirilmesi ve yeni kaynak alanlarının aranması çalışmalarına ağırlık verilmesi nedeniyle, 2004 sonu itibari ile 3.100 MWt olan kullanılabilir ısı kapasitesi, 2018 yılı Aralık sonu itibari ile ilave 1.900 MWt ısı enerjisi artışıyla 5.000 MWt’e yükselmiştir. 173 adet olan keşfedilmiş jeotermal saha sayısı da sondajlı aramalarla 10 adedi elektrik üretimine uygun olan yeni sahaların keşfiyle 239 sahaya çıkarılmış olup bugüne kadar toplam 632 adet, 410.000 metre sondajlı arama çalışması yapılarak doğal çıkışlar dahil açılan kuyularla yaklaşık 5.000 MWt ısı enerjisi elde edilmiştir.

2008 yılında, Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ve özel sektörün de jeotermal arama, geliştirme ve yatırım çalışmaları ile birlikte ülkemiz toplam jeotermal ısı kapasitesi (görünür ısı miktarı) 35.500 MWt’e ulaşmıştır.

Jeotermal enerji yerin derinliklerinde birikmiş ısının oluşturduğu sıcak su ve buhardan yapay yollarla elde edilen enerjidir. Jeotermal kaynaklar yoğun olarak aktif kırık sistemleri ile volkanik ve magmatik birimlerin etrafında oluşmaktadır.Kısa Bilgi :

 

Tagged : /

Dünya Haritaları – Dünya Dilsiz Haritaları

Harita, yeryüzünün tümünün ya da bir parçasının belirli oranlarda küçültülüp bir düzlem üzerinde gösterimidir. Yeryüzü düzleme açılamayan kapalı bir şekil olduğundan küçültme ile birlikte harita projeksiyonları kullanılarak düzleme izdüşüm işlemi de yapılır.

Haritanın temel işlevi, bölgenin topografyası ya da ilişkili diğer konularda, jeolojisi, jeomorfolojisi, iklimi, trafiği, yeraltı kaynakları, değişik bakış açılarından ekonomisi vb. hakkında bilgi vermektir.

Başlarda haritacılık yalnız savaşlar sayesinde var olmuş, daha sonraları ilmi meselelerde ve siyasi meselelerde söz sahibi konuma gelmiştir. Haritacılık anlayışında en doğru hesapları yapabilen denizciler olduğundan dolayı Portekizler haritacılık tarihinde önemli bir yer tutar. Yine aynı biçimde ünlü gök bilimci Ptolemaios (Batlamyus) tarihi geçmişinde haritacılığa ismini altın harflerle kazımıştır.

Bu haliyle harita, insandan (haritayı üreten kartograf) insana (harita kullanıcısı) yer referanslı bilgi aktaran, genel olarak basılı bir iletişim aracıdır.

Haritalar, basılı haritalar ve sayısal haritalar olmak üzere iki gruba ayrılabilir. Sayısal harita (vektör harita, raster harita, matris harita) niteliğindeki coğrafi veriler, Ulusal Coğrafi Veri Altyapısı’nın temel altlık verilerini oluşturur.

Anadolu Medeniyetleri Müzesinde yer alan ve MÖ 6200 yıllarına tarihlenen Çatalhöyük kent planını gösteren harita, dünyanın bilinen en eski haritasıdır.

Görsel Kaynak : cografyaharita.com

Tagged : / / / /

Canlı Hayvan ve Hayvansal Ürün Fiyatları ve Üretim Değeri, 2018

Kültür sığır fiyatı bir önceki yıla göre %21,5 arttı 

Bir önceki yıla göre; 2018 yılında büyükbaş hayvanlardan kültür sığır fiyatı %21,5 artarak 7 bin 347 TL,  melez sığır fiyatı %26,7 artarak 6 bin 1 TL olurken, küçükbaş hayvanlardan; merinos koyun fiyatı %15,9 artışla 922 TL, kıl keçisi fiyatı ise %29,9 artışla 742 TL oldu. Kümes hayvanlarından et tavuğu fiyatı %10,7 artarak 16,38 TL ve yumurta tavuğu fiyatı %38,5 artarak 24,20 TL olarak gerçekleşti.

İnek sütü fiyatı bir önceki yıla göre %19,1 arttı

2018 yılında bir önceki yıla göre; inek sütü fiyatı %19,1 artarak 1,47 TL, koyun sütü fiyatı ise %14,7 artarak 2,77 TL oldu. Kırmızı et fiyatlarından; sığır eti fiyatı %4,8 artarak 28,76 TL, koyun eti fiyatı %14,5 artarak 31,85 TL olarak gerçekleşti.

Canlı hayvan değeri bir önceki yıla göre %24,1 arttı

2018 yılında, canlı hayvan değeri %24,1 artışla 146,2 milyar TL oldu. Büyükbaş hayvanların değeri bir önceki yıla göre %23,4 artarak 104 milyar TL, küçükbaş hayvanların değeri %32,6 artarak 37 milyar TL olurken, kümes hayvanlarının değeri ise %7,2 azalarak yaklaşık 4,9 milyar TL oldu.

Hayvansal ürün üretim değeri 2018 yılında 79,1 milyar TL oldu

Hayvansal ürün toplam üretim değeri 2018 yılında %13,2 artarak 79,1 milyar TL oldu. Toplam süt üretim değeri 35 milyar TL, bal üretim değeri yaklaşık 3,7 milyar TL, yumurta üretim değeri 7,5 milyar TL ve kırmızı et üretim değeri 32,5 milyar TL oldu.

Hayvansal üretim değerleri, 2017-2018

Tagged : / / / / / /

Ücretsiz Open Source Blog Yazılımları

Blog, genelde kişi veya belli bir kullanıcı grubu tarafından düzenli üretilen içeriklerin yayınlanması için oluşturulmuş web sitesi veya bir web sitesindeki alt bir bölümdür.

Bir çok blog, belirli bir konuda yorum veya haber sağlar; diğerleri ise daha kişisel çevrimiçi günlükler olarak işlev görür. Tipik bir blog metin, resimler ve diğer bloglara, web sayfalarına ve konuyla ilgili diğer medyalara olan bağlantıları birleştirir. Okuyucuların yorumlarını etkileşimli bir biçimde bırakabilmeleri için hem kurumsal hemde bireysel web sayfaları için blog çok önemli bir bileşendir.

Açık Kaynak Kodlu ( Open Source ) Blog Yazılımı ( Script’i) Ne Demek ?

Açık kaynaklı blog yazılımı, bir web sitesini yönetmenin son derece popüler bir yoludur. Artık statik HTML web günleri geride kaldı! Açık kaynak kodlu ( open source ) blog yazılımı demek, bir çok kişi tarafından belli bir topluluk ve geliştirme standardı içerisinde herkesin istediği değişiklikleri yapmasına olanak sağlayan tüm kodları o geliştirici topluluğuna açık herhangi bir kaynak kodu erişim engeli olmayan yazılımlardır.

Blog yazılımları veya diğer adıyla blog scriptleri ile bir HTML5 ve CSS3 uyumlu web sitesi bu modern web geliştirme teknolojileri sayesinde, kullanıcının herhangi bir teknik bilgi veya deneyim olmadan saniyeler içinde blog sayfasını oluşturmasına fırsat tanıyor. Sıfır deneyimi olan HTML ve CSS acemileri, blog yazılımı ile kendi bloglarını veya şirket web sitelerini oluşturabilir ve işletebilir. Genellikle bir içerik yönetim sistemi olarak adlandırılan bu yazılımlar farklı olarak içerik yönetim sistemi CMS olarakta adlandırılabilmektedirler. Genellikle CMS’lerden farklı olarak blog yazılımları daha kolay web sitesi yönetimi için izin verilen ortak standart bir dizi özellik sunar.Bunlar;

Sayfalar ve Gönderiler ( Page and Post )

Tabii ki, çoğu açık kaynaklı blog yazılımı ayrıca web sitesine yeni sayfalar veya blog yazıları ekleyebileceğiniz sayfa ve yazı ayarları da sağlar. Burada, arama motoru optimizasyonu yapmak veya ek içerik eklemek gibi ( medya, resim, video, bağlantı ) ekstra işlemlerde yapabilirsiniz.

Medya

Blog içerik yönetim sistemlerinin çoğunda, görüntüler, videolar ve diğer dosya biçimleri gibi medyaları yükleyip saklayabileceğiniz bir medya paneli de bulunur. Bu, yüklenen medyayı düzenlemek ve izlemek için çok kullanışlıdır.

Eklentiler

Bir blog yazılımının en önemli özelliği eklentiler sayesinde yeni özellikler edinebilmesidir. WordPress blog yazılımı veritabanında yer alan ve kullanıcıların geliştirdiği milyonlarca eklenti sayesinde bu gün en popüler blog yazılımı haline gelmiştir.

Blog Yazılımını ( Script’ini) Üstün Yapan Nedir ?

Modern blog yazılımı ile fark etmiş olabileceğiniz bir şey, açık kaynak kodlu projeler arasında içerik yönetim sistemleri göre daha popüler olan projeler olduğudur. Bu, büyük oranda web gelişiminde görülen içerik üretimi açısından büyük büyümeden kaynaklanmaktadır. İşletmeler ve bireyler, modern bir web sitesi kurmanın ve yönetmenin kolaylığını fark ettiklerinde bunla bağlantılı olarak blog yazılımlarının popülerliği arttı. Birdenbire, fenomen blog yazarlığı popüler hale geldi ve web tabanlı reklamcılık için ayrılan bir bütçeye sahip olmayan küçük işletmelerde tanıtım için bir fırsat sahibi oldular. Bugün, blog yazılımları diğer açık kaynaklı platformlara göre üstün olmaya devam ediyor. Ancak, sürükle ve bırak özelleştirme süreci sunan web sitesi üreticileri, kuruluşlarından bu yana önemli ölçüde büyüdü. Aslında, pek çok blog içerik yönetim sistemi, eklenti yüklemeleri yoluyla sürükle ve bırak sayfa oluşturucuları sağlayarak benzer teknolojiyi sunmaya çalışıyor.

Blog yazılımı sayfaların ve yayınların ötesine nasıl yayılır?

Blog yazılımı, geleneksel blog gönderinizden daha fazlasını başarabilir. Eklentiler ve özel temalar kullanarak, bir blog veya içerik yönetim sistemi, haber portalları, emlak listeleri, seri ilanlar, forumlar, buluşma siteleri, wiki sayfaları, e-ticaret alışverişi ve daha fazlası için kullanılabilir. Blog yazılımı, birçok web sitesinin çeşitliliğinin temelini oluşturmuştur ve bugün, bir blog platformu üzerinde herhangi bir web sitesi türünü oluşturmak tamamen mümkündür.

Blog yazılımı ücretsiz mi ve nereden indirilebilir?

Çoğu blog yazılımı tamamen ücretsizdir, genellikle açık kaynaktır ve geliştiricinin web sitesinden indirilebilir. Örneğin, WordPress’i WordPress.org’da, Joomla’yı Jo’da bulabilirsiniz.Aşağıdaki listeden popüler blog yazılımlarının listesini inceleye bilirsiniz;

Yazılım ( Script) Kullanıcı Puanı Web İndirme Linki
WordPress 4.98 İncele Download
Anchor CMS 4.86 İncele Download
LoudBlog 4.81 İncele Download
EggBlog 4.65 İncele Download
Simple PHP Blog 4.65 İncele Download
Diem 4.58 İncele Download
PivotX 4.57 İncele Download
contentNow 4.52 İncele Download
Microweber 4.52 İncele Download
Nucleus CMS 4.52 İncele Download
FlatPress 4.48 İncele Download
Pritlog 4.48 İncele Download
Textpattern 4.45 İncele Download
Croogo 4.43 İncele Download
BLOG:CMS 4.42 İncele Download
SweetRice 4.42 İncele Download
b2evolution 4.36 İncele Download
Bludit 4.35 İncele Download
Dotclear 4.27 İncele Download
Serendipity 4.26 İncele Download
Elgg 4.23 İncele Download
PluXml 4.18 İncele Download
bBlog 4.15 İncele Download
MonoCMS 4.13 İncele Download
Habari 4.12 İncele Download
WPdotnet 4.12 İncele Download
Backdrop CMS 4.11 İncele Download
60cycleCMS 3,85 İncele Download
Tagged : /

Web Sitenizin Kahramanı Olmanızın 3 Yolu

Ziyaretçilerinizin dikkatini uzun süre verebilecekleri ve bu web sitesi üzerinden kazanç sağlayacağınız bir site inşaa etmek çok zorlu bir süreçtir.Trafiğinizin artmasını sağlamak ve web sitenizde geçirilen sürenin uzamasını sağlamak bazı süper güçler gerektirebilir.Bir kaç ipucu ve püf noktası ile web siteniz güncel bir görünüme sahip olabilir.

Web’de ziyaretçilerinizin kalbini kazanmaya hazır mısınız? Pelerininizi alın ve sitenizin kahramanı olmanın 3 yolunu için hazırlıklara başlayın.

1. Ziyaretçilerinize “Hakkımızda” Sayfanız ile İlham Verin

Sitenizi ilk kez oluştururken “Hakkımızda” sayfası son derece önemlidir, çünkü ziyaretçilerinize ön plana çıkacak bir hikaye anlatırsınız. İnsanların sitenizdeki ürün veya hizmetle bağlantı kurmasına yardımcı olacak bir açıklama sağlayarak markanızı hedef kitleniz ile birleştirmek istiyorsunuz. “Hakkımızda” sayfanız resmi ve robotik olmamalı, arkadaşça ve ilgi çekici olmalıdır.

Hakkında Sayfanızı başlatmanıza yardımcı olacak bir formüle mi ihtiyacınız var? İşte eski tarz bir “Hakkımızda” sayfasından daha iyi bir “Hakkımızda” sayfasını oluşturmak için yapmanız gerken 5 aşama.

  • Hedef kitlenizi tespit edin
  • Markanızın toplum için üstlendiği bir görev, bir farkındalık yaratma konusu ile başlayın.
  • Şirket veya marka hikayenizi hedef kitleniz ile en iyi iletişim yolunu bularak anlatın
  • Ziyaretçinize nasıl bir marka veya firmadan hizmet aldığını anlatın

2. Hedef Kitlenizi Belirleyin

İster bir web sayfası oluşturma konusunda deneyimli olun, isterseniz deneyimli bir web tasarım profesyoneli olun, hedef kitlenizi tanımak sizin için süper bir güçtür. Siteniz ile kime yöneldiğiniz, yalnızca yüksek dönüşümler için önemli değil, içeriğinizin sesini ve tonunu oluşturmanıza yardımcı olması açısındanda önemlidir. İlgi alanı, tutkular ve satın alma alışkanlıkları gibi hedef kitlenizi deşifre ederken göz önünde bulundurulması gereken birkaç faktör vardır.

Hedef kitlenize aşina olduğunuzda, doğrudan o müşteriyle dokunan mesajlar oluşturabilir ve servisler tasarlayabilirsiniz. Tabikide bu süreç biraz zaman ve deneyim kazanma gerektirecektir bir gecede süper kahraman olamazsınız,  sabırlı olun, kitlenizi tanımlamak sonsuza dek sürmez, ancak ziyaretçilerinizin alışkanlıklarını incelemenizi ve sitenizi sık kullanan insanlarla iletişim kurmanız çok önemlidir.

Hedef kitlenizi tanımlamanıza yardımcı olacak çevrimiçi yardım arıyorsanız, Google Analytics veya sosyal medya beğeni ve yorumları, ziyaretçi etkileşimleri ve trafiği önemli tespit araçlarıdır.

3. Mesaj Tonunuzu Koruyun

Tutarlılık anahtarınız olmalıdır, fakat bu tek başına yeterli olmayabilir.Herkese açık mesajlaşma, marka kimliğiniz ve net olmayan iletişimi azaltmanıza yardımcı olabilir. Markanızın site ziyaretçilerinizle etkileşime geçmesi için bu iletişim yöntemi güvenilir ve özgün bir ilişki kurmanızı sağlar.

Sitenize bakın ve logonuz, başlığınız ve içeriğiniz gibi öğelerin marka sesinizle tutarlı olup olmadığını görün.Web sitenizin vermek istediği mesaj ile içeriğinizin tutarsız olduğunu düşüyorsanız, kahraman pelerini takmanın zamanı gelmiştir. İçeriğinizde olan eksikliklerin ve boşlukların üstesinden gelin, ziyaretçilerinizin gelişmelere nasıl yanıt verdiğini izleyin.

Web sitesi oluşturma yolculuğunuz dönüşüm, eylem ve yeniden icat ile dolu olacak. Web sitenizi nasıl geliştireceğiniz konusunda geribildirim almanız gerektiğinde, WordPress’in arkasında harika bir kullanıcı topluluğuna sahiptir! Kahramanlar bile bazen yardıma ihtiyacı vardır ve WordPress’in ücretsiz eklentiler, özelleştirme araçları gibi yetenekler bir click ile parmaklarınızın ucunda.

Sonuç olarak web sitenizi hedef kitlenize en uygun içerik ve iletişim yöntemi ile oluşturmanız, yönetmeniz çok önemli. IHS’nin WordPress Hosting Paketleri veya SiteBaz Hazır Websitesi Paketleri ile oluşturmanız sadece dakikalarınızı almaktadır.IHS’de kendi web sitenizin kahramanı olmanız ve başarılı bir web sitesi kurmanız bu kadar kolay.

Tagged : /

Talaykurt Kimdir? Talaykurt Ne Demek?

Talaykurt, 12-13. yüzyıllar arasında yaşamış bir Moğol komutanıdır.

Tarih kaynaklarında hakkında pek bilgi bulunmayan Talaykurt, Noyan ve Hulagü Han’ın güvendiği komutanlarından birisiydi. Moğolların meşhur komutanı Noyan’a hizmet ettiği ardından ise Hulagü Han’ın gizli görevlerinde görevlendirildiği rivayet edilir.

Talaykurt’un tam olarak hangi tarihler arasında yaşadığı ve ne zaman, nasıl, kim tarafından öldürüldüğü bilinmemektedir.

Talaykurt adı Moğollarda çokça kullanılan bir addır. Moğollar tarafından erkek çocuklarına konulan Talaykurt ismi, Denizci yiğit manasına gelir.

Tagged : /

Değişen Dünyada Değişen Osmanlı

Avrupa’da coğrafi keşiflerle başlayan gelişmeler Osmanlı Devleti’ni de etkiledi. Coğrafi keşifler sonrası ticaret yolları değişti ve Osmanlı Devleti’nin vergi ve ticaret gelirleri azaldı. Uzun süren savaşların beraberinde getirdiği ekonomik sıkıntılar ve isyanlar devleti zor durumda bıraktı.

Avrupa’ya karşı askerî üstünlüğünü kaybeden Osmanlı Devleti yeni fetihler yapamayınca ekonomisi daha da bozuldu. Bu duruma çözüm bulmak amacıyla XVII. yüzyılda padişahlar ve bazı devlet adamları çareler aramaya başladı. Bu amaçla dönemin aydınları devletin bozulan kurumlarıyla ilgili raporlar hazırladı. Bu raporlar doğrultusunda yenilikler yapılmaya çalışıldı. Bu raporların en önemlilerinden bir tanesi Koçibey Risalesi’dir.

1683’te II. Viyana Kuşatması’ndan sonra Osmanlı orduları art arda yenilmeye başlamış ve askeri üstünlük Avrupalılara geçmiştir. Bu durum karşısında Osmanlı yönetici ve aydınları Avrupalıların askerî alandaki üstünlüklerini kabul etmeye başlamışlardır. Böylece tarihimizde XVIII. yüzyıl başlarından itibaren ilk defa Osmanlı kurumlarının batıdan örnek alınarak düzenlenmeye çalışıldığı bir dönem başlamıştır.

Lâle Devri” diye isimlendirilen dönemde 1718–1730 yılları arasında tahtta Sultan III. Ahmed, sadaret makamında ise Nevşehirli Damat İbrahim Paşa bulunuyordu. 1718 yılında imzalanan Pasarofça Antlaşması’ndan sonra başlayan ıslahat hareketleri sırasında Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi fen ve sanat alanlarındaki gelişmeleri görmek, Fransa ile ilgili daha fazla bilgi edinebilmek amacıyla Paris’e gönderilmişti. Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin sefaretnamesinde (elçilerin tuttuğu rapor) verdiği bilgiler Osmanlının modernleşmesine önemli katkılar sağlamıştır.

Sultan IV. Murat (Temsilî)

Sultan IV. Murat (Temsilî)

Osmanlı tarihinde ilk defa Lale Devri ile Batı kültürü ve kurumlarına yoğun bir ilgi başlamıştır. Lale Devri’nde Osmanlılar, Batılılar ve bilhassa Fransızlarla iyi ilişkiler kurmuşlardır.

Lale Devri’nde birçok yenilik yapılmıştır. Bu dönemde ilk kez Avrupa’da geçici elçilikler oluşturulmuştur. İlk kez “çiçek aşısı” uygulanmıştır. Çini atölyeleri açılmıştır. 1720 yılında tulumbacıların yerine “itfaiye teşkilatı” kurulmuştur. İtfaiye teşkilatı Osmanlı tarihinde batı örnek alınarak kurulan ilk teşkilat olmuştur.

İlk Osmanlı matbaasının kurucusu İbrahim Müteferrika basma yöntemiyle kitap çoğaltmanın yararları ve gerekliliği üzerine bir risale yazmış, sadrazama sunmuş ve matbaa kurmak için izin istemiştir. Matbaanın kurulmasına işimizi kaybederiz korkusuyla hattatlar itiraz etmiş, matbaada dinî kitaplar basılmayacağı söylenince itirazlarına son vermişlerdir. Böylece Lale Devri’nde Said Çelebi ile İbrahim Müteferrika 1727’de ilk Osmanlı matbaasını kurmuştur.

Matbaa sayesinde kitap sayısı artmış ve fiyatı ucuzlamıştır. Bilginin yayılması kolaylaşmıştır.

Osmanlıda İlk Matbaanın Kuruluş Çalışmaları (Temsilî)

Osmanlıda İlk Matbaanın Kuruluş Çalışmaları (Temsilî)

Lale Devri’nde ilk defa Yalova’da kâğıt, İstanbul’da kumaş fabrikası kurulmuştur.

Lale Devri’nin ilk mimari eserlerinden biri III. Ahmed Çeşmesi’dir. Bu çeşme bol çiçekli dış bezemeleriyle geleneksel Türk çini işçiliğinin de en güzel örneklerindendir. Sultan Ahmed Çeşmesi’nin saray kapısına bakan yönünde III. Ahmed’in şu mısrası yazılıdır: “Aç besmeleyle iç suyu, Han Ahmed’e eyle dua.”

III. Ahmed Çeşmesi (İstanbul)

III. Ahmed Çeşmesi (İstanbul)

XVIII. yüzyılda askerî kurumlar oluşturulmuştur. Deniz mühendishanesi ve sürat topçuları gibi askerî kurumlar oluşturulurken Avrupa’dan uzmanlar getirilmiştir.

III. Selim hedeflediği ıslahatlar için henüz şehzade iken Fransa Kralı XVI. Louis ile mektuplaşıp ondan bazı tavsiyeler almıştır.

III. Selim ıslahatlara başlamadan önce halkın, askerlerin ve ulemanın ileri gelenlerinden devletin zayıflamasının nedenleri ve neler yapılması gerektiği hakkında görüşlerini bildirmelerini istemiştir. Bunun üzerine III. Selim’e ikisi yabancı olmak üzere 22 rapor sunulmuştur. Bu raporlarda askerî sorunlar ve bunların çözümleri hakkında görüşlerin yanı sıra idari ve sosyal meselelere de değinilmiştir.

III. Selim Avrupa kültürünü yakından tanımak amacıyla Ebubekir Ratıp Efendi’yi Viyana’ya elçi olarak göndermiştir (1791). Ebubekir Ratıp Efendi 8 ay süren seyahatinden sonra Avrupa’nın askerî, idari ve mali teşkilatı hakkında geniş bilgiler içeren sefaretnamesini III. Selim’e sunmuştur. Bu sefaretnamenin ikinci bölümünde Avusturya’da köy ve kasabaların idare şekilleri, halkın durumu, alınan vergiler, fakirler hakkında alınmış tedbirler ve yollar hakkında bilgiler vermiştir. Ayrıca devlet adamlarının yerli kumaş kullanması ve vergilerin düzenli olarak toplanması konusunda birtakım tavsiyelerde bulunmuştur.

III. Selim tahta çıktıktan sonra ülkenin ileri gelen devlet adamlarından oluşan bir danışma meclisi (Meşveret Meclisi) toplamıştır. III. Selim bu meclisin hazırladığı raporlar doğrultusunda Nizam-ı Cedid (yeni düzen) adı verilen yenilikler yapmıştır. Nizam-ı Cedid adıyla Avrupa tarzında bir askerî ocak kurmuş ve bu ocağın masraflarını karşılamak için İrad-ı Cedid adıyla yeni bir hazine oluşturmuştur. Avrupa başkentlerinde (Paris, Londra, Berlin, Viyana) daimî elçilikler açılmıştır. Batı dillerinde yazılmış önemli eserler Türkçeye çevrilerek Batı düşüncesinin ülkeye girmesine hız verilmiştir.

Sultan II. Mahmud, tımar sisteminin bozulmasından sonra asker ve vergi toplama işini üstlenen ve zamanla bölgelerinde güç kazanan toprak sahibi âyanlarla Sened-i İttifak’ı imzalamıştır (1808). Bu sözleşme ile Osmanlı tarihinde ilk kez bir padişah yönettiği insanlara vergi ve askerlik konularında tavizler vermiştir. Bu senet sultanın iktidar gücünü kısıtlamıştır. Âyanlarla uzlaşı sağlandıktan sonra II. Mahmud’un hedefi ıslahatlar yapmak olmuştur.

II. Mahmud Dönemi’nde, bozulan ve devlete zarar veren Yeniçeri Ocağı kaldırılmıştır. Yerine “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” adıyla yeni bir ordu kurulmuştur. Bu yeniliklerin yanında “Takvim-i Vekayi” adlı Fransızca ve Türkçe olarak resmî bir gazete çıkarılmıştır. Gazetede iç ve dış haberler, ticaret, askerlik, sanat ve bilimsel çalışmalar gibi alanlarda haberler yer almıştır.

II. Mahmud Dönemi’nde klasik eğitim veren okulların dışında Avrupa tarzında yeni okullar açılmıştır. Bu okulların amaçlarından biri de yabancı dil bilen insan yetiştirmektir. Bu dönemde Avrupa’ya öğrenciler gönderilmiştir.

Tarihimizde Tanzimat Fermanı ile başlayıp I. Meşrutiyet’in ilanına kadar süren döneme Tanzimat Dönemi denir. Tanzimat Fermanı ile Osmanlı tarihinde yeni bir devir başlamıştır. Tanzimat ile devletin siyasi, sosyal, askerî ve kültürel alanlarda kötüye gidişini önlemek amacıyla daha geniş kapsamlı yenilikler yapılmıştır. Tanzimat Fermanı’na 3 Kasım 1839’da Gülhane Parkı’nda halka okunduğu için “Gülhane Hatt-ı Hümayun’u” da denir.

1856 yılında Islahat Fermanı ilan edilmiştir. Bu fermanla yabancı devletlerin ülkenin iç işlerine karışmasını önlemek ve azınlıkların devlete bağlılıklarını kuvvetlendirmek amaçlanmıştır.

Mecidiye

Mecidiye

Mustafa Reşit Paşa maliye ile ilgili birçok çalışma yapmıştır. İlk kâğıt para onun girişimleriyle bastırılmıştır. Yabancı paralar yasaklanmıştır. Paranın değerinin düşmesi nedeniyle Avrupa paralarının değerine eşit “mecidiye” basımına başlanmıştır. Bu çalışmalar daha sonra kurulacak olan millî bankanın ilk hazırlıkları olmuştur. Tanzimat sonrasında Osmanlı Devleti’nde birçok alanda olduğu gibi ekonomik alanda da değişimler yaşanmıştır.

Özellikle 1838’de imzalanan Balta Limanı Ticaret Anlaşması ile yabancıların serbestçe ticaret yapabilmelerine imkân sağlanmıştır. Bunun sonucu yabancı sermaye yatırımları Osmanlı ekonomisini olumsuz etkilemiştir. 1881 yılında Osmanlı Devleti’nin dış borçlarını ödeyememesi üzerine Duyun-u Umumiye İdaresi (Genel Borçlar) kurulmuştur.

Ziraat Bankası, Ankara 1930

Ziraat Bankası, Ankara 1930

Avrupa devletleri ile ekonomik ve mali ilişkilerin geliştirilmesi sürecinde bankacılık gelişmeye başlamıştır. Memleket sandıkları 1883’te aynı amaçlar doğrultusunda “Menafi Sandıkları”na dönüştürülmüştür. 15 Ağustos 1888’de Menafi Sandıkları’nın yerine Ziraat Bankası resmen kurulmuş, o tarihte faaliyette bulunan Menafi Sandıkları da banka şubelerine dönüştürülerek faaliyete başlamıştır. 1888’de Ziraat Bankası kurulmuştur.

Posta hizmetleri için Posta Nezareti açılmıştır (1840) ve ilk önce Üsküdar-İzmit arasında posta yolu kurulmuştur. Sonra yurdun diğer bölgelerine yayılmıştır. 1855 yılında ise Telgraf Müdürlüğü kurulmuş, 1872’de posta ve telgraf hizmetleri birleştirilmiştir. Böylece haberleşmede yeni bir dönem başlamıştır.

Osmanlı Devleti ilk buharlı gemiyi 1827’de İngiltere’den satın almıştır. Bu gemileri ulaşımda kullanmaya başlamıştır. Vapura ilgi olunca 1851 yılında “Şirket-i Hayriye” adı ile bir vapur işletme şirketi kurulmuştur. Osmanlıda ilk toplu taşıma 1870’te ”Omnibüs” adı verilen büyük faytonlarla yapılmıştır. Omnibüslerin ihtiyacı tam karşılayamaması nedeniyle 1871’de atlı tramvaylar kullanılmıştır.

Buharlı Tren

Buharlı Tren

Bir diğer gelişme ise demir yolu ulaşımında yaşanmıştır. Osmanlı Devleti’nde ilk demir yolu Kahire-İskenderiye arasındadır. Anadolu’daki ilk demir yolu hattı 1856-1866 yılları arasında tamamlanan ve 131 km uzunluğunda olan İzmir-Aydın arasındaki hattır.

Kaynak : osmanlidevleti.gen.tr/degisen-dunyada-degisen-osmanli/

Tagged :

Osmanlı Devletinde Fikir Akımları

Osmanlı fikir akımları denilince aklımıza Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık gelmektedir. Bu dört fikir akımı Osmanlı Devletinden bugünün Türkiye’sine miras değerinde bir tecrübe bırakmıştır.

# Osmanlıcılık

# İslamcılık

# Türkçülük

# Batıcılık

Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında ülke parçalanmaya ve dağılmaya doğru giderken bu kötü gidişi önlemek amacı ile bir takım çözüm yolları ve kurtuluş çareleri ortaya atılmaya başlanmıştır. Bunlardan bazıları uygulama şansı bulmuş, bazıları ise sadece düşünce bazında kalmıştır. İslamcılık ve Osmanlıcılık tarihteki yerlerini alırken, Türkçülük ve Batıcılık Türkiye Cumhuriyeti’nin iki temel esası olmuştur. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yapılan fikir tartışmaları ve gerçekleşen uygulamalar Cumhuriyet Türkiye’si için önemli bir tecrübe kaynağı olmuştur.

Osmanlı Devletinde Fikir Akımları

Osmanlıcılık

Osmanlıcılık, bütün Osmanlı vatandaşlarını ırk, din ve dil ayrımı yapmadan eşit kabul eden siyasi akıma verilen isimdir.

Osmanlı Devleti’nde 1789 Fransız İnkılâbının etkisiyle milliyetçilik fikrinin yayılmaya başlaması, Osmanlı topraklarında refah içinde yaşayan kesim olan gayrimüslimlerin kendi devletlerini kurmaya başlamaları, Osmanlı Devleti’ni ciddi bir bunalıma itmiştir. Batının gücüne karşı koyamayacaklarını anlayan Osmanlı yöneticileri, ona karşı çıkmak yerine, onun sempatisini kazanarak, yardımını elde etmeyi tercih etmişlerdir. Bu anlayışın etkisiyle II. Mahmut döneminde Osmanlı Devleti’nde batı anlayışına uygun ıslahatlar yapılmıştır. Böylece Osmanlı Devleti’nde bu yenilikler sonucunda batıyı yakından tanıyan, yabancı dil bilen bir yeni genç nesil yetişmiştir.

Osmanlıcılık fikri bu genç neslin ürünüdür. Genç Osmanlılar adı altında örgütlenen bu genç kadro, Osmanlı tabakasına eşit haklar tanınması, bu hakların yasalarla güvence altına alınması, Meşrutiyet yönetimine geçilmesi görüşündedir. Osmanlıcılık fikrini savunan Genç Osmanlılara göre; Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu, ancak Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan tüm insanlar arasında dil, din, ırk, mezhep farkı gözetmeksizin herkesin Osmanlı vatandaşı olduğunu kabul etmekle sağlanabilecektir.

II. Mahmut ve ardından Tanzimat ile sosyal alanda yaratılmaya çalışılan bu fikir, Genç Osmanlıların II. Abdülhamit’ e meşrutiyeti kabul ettirmesiyle siyasi alanda da uygulama alanı bulmuştur. Ancak Osmanlıcılık fikri uygulanmaya koyulmuşsa da, ülkedeki milliyet isyanlarının durmaması, bu isyanların gelişimine paralel olarak Osmanlıcılık fikrinin de önemini kaybetmesine yol açmıştır.

İslamcılık

İslamcılık politikası II. Abdülhamit döneminin en belirgin politikasıdır. İslamcılar dünya Müslümanlarını tek çatı altında ve Hilafet merkezi etrafında toplamak istiyorlardı. Bu sebeple değişik İslam toplumları ile bu dönemde irtibat kurulmuş ve Müslümanların önderi olarak halife (padişah) tanıtılmaya çalışılmıştır.

İslamcılık politikası çerçevesinde Pozitivizmin etkisiyle gelişen din karşıtı görüşlere karşı savunma tarzında görüşler ileri sürülmüştür. Bu savunma mekanizması ünlü edip Ziya Paşa’nın deyimi ile kısaca şöyle ifade edilmiştir: “Din terakkiye (ilerlemeye) mani imiş / Evvel yok idi bu rivayet yeni çıktı”. Muhammed Abduh, Cemaleddin Efgani gibi İslam bilginleri İslam düşüncesine yeni ve çağdaş açıklamalar getirerek dinin modern yüzünü ön plana çıkarmaya çalışmışlardır. Ünlü İslamcılardan Millî Şair Mehmet Akif (Ersoy) bu düşüncelerden oldukça etkilenmiştir. İlmi, çalışmayı, gelişmeyi öven ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler sıkça hatırlatılmıştır.

İslamcılar, gerilemenin gerçek sebebinin din değil, dinin yanlış yorumlanması olduğunu savunmuştur. Hatta gerilemenin gerçek sebebinin dinden uzaklaşmak olduğunu söylemişler ve geçmişten örnekler vermişlerdir.

Sömürgelerinde çok sayıda Müslüman yaşayan İngiltere bu siyasetten fazlasıyla rahatsız olmuştur. Almanlar ise İslam dünyası üzerinde etkili olmak için Müslümanlara hoş görünecek söylemler geliştirmişlerdir.

Ancak tüm çabalara rağmen, I. Dünya Savaşı’nın başında Halife tarafından ilan edilen cihat çağrısı etkili olmamıştır. İngilizler bu çağrının Alman baskısı ile yapıldığını yayıp etkisini kırmışlardır. Bu savaş sırasında bazı Arap liderlerin Osmanlıya karşı İngilizlerin yanında yer alması, milliyetçilik ve buna bağlı bağımsızlık fikrinin İslamcılık fikrinin önüne geçtiğini göstermiştir.

Türkçülük

Türkçülük diğer akımlara oranla daha geç ortaya çıkmasına karşılık Milli Mücadele’nin başarıya ulaştırılması ve Cumhuriyetin örgütlenmesinde rol oynayan en önemli akımdır. Türkçülük fikir hareketinin doğmasına yol açan etkenleri şu şekilde sıralamak mümkündür;

  • Batılı devletlerin teşvikiyle milliyetçilik hareketinin Osmanlı topraklarında yaşayan Hıristiyan tebaa arasında yayılması ve bunun sonucunda isyanların çıkması.
  • Türk olmayan Müslüman toplulukların yine batılı devletlerin propagandaları sonucunda Osmanlı Devleti’nden ayrılmaya başlamaları.
  • Türk olmayan Müslüman toplulukların yine batılı devletlerin propagandaları sonucunda Osmanlı Devleti’nden ayrılmaya başlamaları.
  • Avrupa’nın Türkler üzerindeki baskısı ve aleyhte propagandaları.
  • Yabancı dil öğrenen ve Avrupa’ya giden Türk aydınlarının, Avrupalıların Türkler hakkındaki çalışmalarından haberdar olmaları ve bunun vicdanlarında uyandırdığı rahatsızlık

Osmanlı Devleti, XIX. yüzyılda, Fransız İnkılâbının etkisiyle Balkanlara kadar yayılan milliyetçilik akımı, millet olma, bağımsızlık ve özgürlük gibi evrensel hakları yaşıyordu. Osmanlı’nın geniş topraklarında yaşayan topluluklar da bu ayaklanmalara katılıyordu. Bu tarihlerde, Osmanlı’nın Ümmet politikası tersine dönmüştü. Artık, hâkimiyeti altında bulunan İslâm ülkelerinin Batıda yetişmiş, Fransa Devrimiyle tanışan genç aydınları, Osmanlı’ya karşı bağımsızlık savaşlarını başlatmak amacıyla ayaklanıyorlardı.

1865’te Yeni Osmanlılar ve 1875’ten sonra da Jön Türklerin öncelikle önlemeye çalıştıkları ulusçuluk akımları durdurulamaz bir noktaya gelmişti. Jön Türkler, 600 yıl süren Hanedan-ı Osmanî yerine millî devlet kurmak, özgür ve insanca haklara sahip olmak için örgütlü bir çalışma oluşturuyorlardı. Kısa zamanda Jön Türk hareketi İttihat ve Terakki adlı bir siyasal kuruluşa dönüştü. İttihat ve Terakki ile yönetim, Türkçülük akımını ön plâna alan ve Hanedan-ı Osmanî’ye eleştiride bulunan genç kadroların eline geçmiş bulunuyordu.

1865’te Yeni Osmanlılar ve 1875’ten sonra da Jön Türklerin öncelikle önlemeye çalıştıkları ulusçuluk akımları durdurulamaz bir noktaya gelmişti. Jön Türkler, 600 yıl süren Hanedan-ı Osmanî yerine millî devlet kurmak, özgür ve insanca haklara sahip olmak için örgütlü bir çalışma oluşturuyorlardı. Kısa zamanda Jön Türk hareketi İttihat ve Terakki adlı bir siyasal kuruluşa dönüştü. İttihat ve Terakki ile yönetim, Türkçülük akımını ön plâna alan ve Hanedan-ı Osmanî’ye eleştiride bulunan genç kadroların eline geçmiş bulunuyordu.

Bu oluşum, monarşiye karşı meşrutiyet hareketinin sesini duyuruyor, Fransa Devriminden kaynaklanan ulusçuluk duygu ve düşüncesini de bir sembol olarak taşıyordu.

İttihat ve Terakki Cemiyeti bir siyasal teşkilât olarak Türkçülük akımını temel felsefe kabul ediyordu. Başlarında Ziya Gökalp olmak üzere önemli bir çekirdek aydın kadro, bu akımın düşünce sistemini yaymaya çalışıyorlardı. Özellikle Kırım’ın Gaspıra köyünde doğan İsmail Gaspıralı’nın başlattığı ve Azerbaycan’dan kaynaklanan bu akımın yandaşları İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde yer alıyorlardı. Özellikle Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura ve Mehmet Emin bunlardan ilk akla gelenleridir.

Türkçülük akımının İttihat ve Terakki yönetiminde filizlenmesi, 1911 yılında Türk Ocağı’nın kuruluşunu hazırlamıştır. Türk Ocağı, günümüze kadar gelen Türk Yurdu dergisiyle birlikte Türkçülük akımının odak noktasını oluşturuyordu.

Siyasal bir tez olarak Türkçülügün tarihi, önce Ahundzade ve sonra Yusuf Akçura’nın 1904 yılında yayımlanan Üç Tarz-ı Siyaset eseriyle başlatılabilir.

Özellikle, Kasım 1908’de Rusya’dan kaçarak İstanbul’a gelen bazı Türk milliyetçilerinin kurdukları Türk Derneği bu akımın beşiği olmuştur. Türk Derneği’nin kendi kendisini kapatmasından sonra Türk milliyetçileri bu kez Ağustos 1911’de kurulan Türk Yurdu Cemiyeti’inde toplanmaya başladılar. Fakat Türkçülüğün asıl örgütlenmesi bu derneğin de kendisini feshederek Asker Tıbbiyelerin öncülüğünde 3 Temmuz 1911’de kurulan Türk Ocağı derneğinde gerçekleşti.

Özellikle Balkan Savaşı’ndan sonra Osmanlıcılık akımının başarısız olmasıyla ortaya çıkan ülkü boşluğunu dolduran Türkçülük akımının amacını genel hatları ile şu şekilde özetlemek mümkündür: Osmanlı bayrağı altında bilinçsiz bir şekilde yaşayan Türkleri ulusal bir duygu ile bilinçlendirmek, ulusal benliğini kazandırmak, Türk milletini İslam’ın içine güçlü bir unsur olarak yeniden sokmak. Aynı zamanda sarsılmış olan Osmanlı Saltanatının dayanaklarını yeniden kuvvetlendirmek. Modernleşmek.

Türkçüler için Osmanlı ancak siyasal bir örgütlenmedir. Sosyal bir gerçeğin adı değildir. Öyleyse bu örgütlenmeyi sağlam bir sisteme oturtmak gerekmektedir. Balkan Savaşları, gayrimüslimlerin ayrılmasına neden olmuştur. Ortadoğu’da Araplar kendi örgütlenmelerini yapmakla uğraşmaktadırlar. O halde devlet ancak Türk milletini bilinçlendirip güçlendirmekle kurtarılabilir. Ancak bu idealler Osmanlı Devletinde hayat bulamayıp Millî Mücadele ile gerçekleşecektir.

Batıcılık

Türk tarihi genel olarak değerlendirildiğinde Türklerin daima Batı yönünde hareket ettiği ve yüzünü sürekli batıya döndüğü görülmektedir.

XVI. yüzyılda ezici bir üstünlüğe sahip olan Osmanlılar bir sonraki yüzyıl içinde eski gücünden ve ihtişamından çok şey kaybetmiş olmasına rağmen bunun tam farkında değildi. Batıda meydana gelen gelişmeleri ise umursamıyordu. Zira Osmanlı Devlet yapısındaki bu bozulmanın Kanuni zamanında yapılan kanun-u kadimden uzaklaşmakla ortaya çıktığına inanılmakta, bu kanunun yeniden tesisi durumunda ise işlerin yeniden düzeleceği varsayılmakta idi. Ancak Karlofça Antlaşması Osmanlı İmparatorluğu için bir dönüm noktası oldu. Bu antlaşma ile çok büyük toprak kayıplarına uğrayan Osmanlı Devleti artık Batı’nın ileri ve üstün olduğunu kabullenmek zorunda kaldı. Batılı anlamda yapılan ıslahatlar da düşmanın gücüne sahip olmak ve onlarla başa çıkabilmek esasına dayanıyordu. Bu dönemde Osmanlı’da Batı dünyasındaki gelişmeleri, (özellikle bilim ve teknoloji alanında) derinlemesine anlayacak ve uygulayacak ne bilim adamı ne de bilimsel kurumların vardı.

Tanzimat’tan sonra Osmanlı aydını ve yüksek zümresi arasında yayılan Batılı gibi yaşama hevesi kötü bir taklitçilikten öteye geçememişti. Altyapısı hazırlanmadan günübirlik girişilen batılı anlamdaki ıslahat hareketleri ise sonuca ulaşmaktan hayli uzaktı.

Ciddi anlamda Batılılaşma düşüncesi bir grup aydın tarafından çıkartılan İçtihat Mecmuasının yayınlanmasından sonra ortaya çıkmıştır. Dr. Abdullah Cevdet’in başını çektiği Batıcılar kendi aralarında ikiye bölünmüşler, bir kısmı bilim, teknik ve uygarlık alanlarında Batılılaşmayı savunmuş; bir kısmı ise uygarlığın bir bütün olduğunu, dolayısıyla olumlu olumsuz bütün yönleriyle kabul edilmesi gerektiğini savunmuştur.

Gerçek anlamda Batılılaşma Atatürk’ün başlattığı inkılâp hareketleri ile sağlanmış ve çağdaş Batı uygarlığı bir bütün halinde ele alınarak sosyal, siyasi, kültürel hayatımızda hâkim olmuştur.

Tagged : / / /

Osmanlı Türkçesi Alfabesi

Osmanlıcanın Türkçe olduğu bilinmeli; zor, karışık ve içinden çıkılmaz olmadığı anlaşılmalıdır. Osmanlıca, bugünkü alfabeyi okuyup yazabilen herkes tarafından basit seviyede rahatlıkla öğrenilebilir. Osmanlı Türkçesi alfabesinde 34 harf vardır. Bunların başta, ortada ve sonda yazılışları hesaba katıldığında farklı işaretlerin de öğrenilmesi gerektiği ortaya çıkar. Ancak bu şekilleri öğrenmek de o kadar zor değildir.

Aşağıdaki örnekler incelenirse söylenilenler daha iyi anlaşılır:

Osmanlıcanın zor tarafları, uzmanlık gerektiren alanları elbette vardır. Fakat Ömer Seyfettin’in hikâyelerini, Peyami Safa’nın romanlarını okumak için uzman olmak gerekmez.

Osmanlı Türkçesi Harf Kartları

Osmanlı Türkçesi alfabesini iyice öğrenmek için aşağıdaki yönergeyi takip ederek harflerle ilgili bilgilerinizi pekiştirebilirsiniz.

  • Osmanlı Türkçesi alfabesindeki harflerin biçimlerini ve adlarını gösteren harf kartları hazırlayınız. (Harf biçimleri ön, harf isimleri arka tarafa yazılmalıdır.)
  • Kartlardaki harfleri birbirinize sormak için ikili gruplar oluşturunuz.
  • Hazırladığınız kartları kullanarak Osmanlı Türkçesi alfabesindeki harflerin biçimlerini ve adlarını birbirinize sorarak bilgilerinizi pekiştiriniz.
  • Osmanlı Türkçesi alfabesinde yer alan ancak Kur’an alfabesinde olmayan harfleri birbirinden ayırt ediniz.

Mukaddesat

Dine, vatana, millete ait manevi değeri olan şeylere mukaddesat (kutsal şeyler) denir. Temel ilkelerimizden biri de “mukaddesata hürmet” olmalıdır. Camilerimiz, peygamberimiz, vatanımız, bayrağımız bizim için nasıl mukaddes ise Kur’an ve Kur’an harfleri de saygı gösterilmesi gereken değerlerimizdendir. Ecdadımız, üzerine Kur’an yazıldığı için kâğıda bile hürmet etmiş, üzerine basmamıştır. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’in ağırlandığı odada, Kur’an’a saygısı nedeniyle geceyi uykusuz geçirdiği de tarihî bir gerçektir.

Tagged : /

Osmanlılarda Devlet Sistemi ve Hukuki Yapı

Osmanlı Devleti, teokratik ve monark bir devlet yapısına sahipti. Ancak Osmanlı Devleti’nin teokratik niteliği, Arap devletlerindeki yönetim biçiminden oldukça farklı olup, kendine özgü nitelikler taşımaktaydı.

Bunun en belirgin nedeni, tipik bir İslam devleti olmakla birlikte Osmanlı Devleti’nin, Orta Asya ve İran kültür ve medeniyetlerinin etkisi altında gelişmiş olan Anadolu Selçukluları ve İlhanlılar gibi daha çok Arap dünyası dışındaki devletlerin mirasçısı olarak devlet sistemini geliştirmesiydi. Ayrıca topraklarının büyük bir bölümünün Hristiyan memleketleri üzerinde gelişmiş olması ve fethettiği Hristiyan memleketlerdeki bazı eski uygulamaları yürürlükten kaldırmayıp fetihten sonra da sürdürmesi, Osmanlı Devleti’nin diğer İslam devletlerindeki yönetim biçiminden oldukça farklı nitelikler göstermesine neden olmuştur.

Hatta kuruluş dönemi padişahları, İslam’ın gaza ve cihat ideolojisini benimsemiş olmalarına rağmen, dünya işlerinde dinî düşüncelerin geniş ölçüde etkisi altında kalacak kadar tutucu davranmak mecburiyetini hissetmemişlerdir.

Osmanlı Devletinde Yönetim Biçimi Etkileri

Devletin teokratik olmasından dolayı, yürürlükte olan şeriatın yanı sıra, toplumsal ihtiyaçlardan doğan ve yaşayış biçimlerinden kaynaklanan örfî hukuk kuralları da, devletin yönetiminde önemli ölçüde etkili olmuştur.

Osmanlı Devleti, şer’î hukuk (şeriat) ve örfî hukuk (kanun) olmak üzere ikili bir hukuk sistemine sahipti. Şer’î hukuk, devletin dininin İslam olması nedeniyle uygulama alanı bulan, İslam hukuku olan şeriattı. Esas ve belirleyici olan bu hukuktu. Ancak Osmanlılar eski Türk örf, âdet ve geleneklerine dayanan ve ayrıca fethedilen memleketlerdeki fetihten önceki uygulamaları da içine alan örfî hukuku da toplumsal ihtiyaçlardan kaynaklanan birçok alanda şeriatın yanısıra kullanmışlardır.

Örfî hukuku oluşturan yasa ve kuralların şeriatla, yani şer’î hukuk kuralları ile ters düşmemesi gerekirdi. Genellikle padişah fermanları şeklinde ortaya çıkan ve kanûn-ı kadîm olarak isimlendirilen örfî hukuk yasa ve kurallarını Osmanlılar, devlet yönetiminde ve toplumsal ihtiyaçlardan kaynaklanan birçok alanda geniş ölçüde kullanmışlardır. Bu anlamda Osmanlı sultanları tamamen kendi yetkileriyle ihtiyaç halinde kural koymuşlar ve yasa çıkarmışlardır. Şeriattan bağımsız olan ve kanun diye bilinen bu yasalar, dinî değil, akılcı ilkelere dayanır ve öncelikle kamu ve yönetim hukuku alanlarında çıkarılırdı.

Osmanlı Devletinde Kanun Çıkarma

Kanuni Sultan Süleyman’a atfedilen, fakat gerçekte yüzyılın sonlarına doğru çıkarılan kanunnamenin önsözünde, örfî hukuk kapsamında yer alan yasa ve kuralların dünya işlerinde başarılı olmak ve halkın işlerini düzene koymak için gerekli olduğu belirtilmiştir. Katiplerin ferman veya menşûr biçiminde hazırladıkları bu yasaların çoğunu, merkezî hükümet, genellikle yönetim sorun ve ihtiyaçlarına çözüm bulabilmek amacıyla çıkarırdı.

Vezir-i azam veya nişancının incelemesinden sonra padişaha sunulan bu belgeler, padişahın sözlü ya da yazılı olarak onaylamasıyla yasa haline gelirdi. Bütün yasaların çıkarılışında, kimler tarafından önerildiğine bakılmaksızın, aynı işlem uygulanırdı. Ancak padişahın doğrudan doğruya yasa yaptığı nadir durumlar da vardı. Kanunname derlemek ya da bir yasa konusunu açıklamak her zaman devletin en üst bürokratı olan nişancının görev ve yetki alanındaydı.

Osmanlı’da Monark ve Merkeziyetçi Yönetim

Şer’î ve örfî hukukun birlikte uygulama alanı bulduğu bir hukuk sistemine sahip olan Osmanlı Devleti, monark ve merkeziyetçi bir yönetim tarzına sahipti. Bütün güç padişahta toplanmıştı. Yasama, yürütme ve yargı yetkilerini elinde bulunduran padişah, devlet yönetiminde tek otorite olup, ortak olunamaz bir iktidara sahipti. Klasik dönemde padişahın otoritesi ve merkeziyetçi yönetim anlayışı, kul ve tımar sistemleri aracılığıyla merkezden taşradaki sınır bölgelerine kadar imparatorluğun her tarafına etkin bir şekilde götürülebilmekteydi.

Eski Türk devletlerinin merkezî yönetimleri, Osmanlılara gelinceye kadar çok zayıftı. Merkeziyetçi yönetim anlayışını geliştiren Osmanlılar, eski Türk geleneği olan ve başlangıçta uyguladıkları ülkenin hanedan ailesine ait olduğu düşüncesini sonraları değiştirmişler ve ülkenin sahibi olarak padişah ve erkek çocuklarını kabul etmişlerdir.

Osmanlı Devletinde Tımar ve Kul Sistemi

Osmanlılar, Klasik Dönemde devlet yönetiminde iki temel sistemi birlikte işletmişlerdir. Bunlardan ilki tımar, diğeri ise kul sistemiydi. Bu iki sistem sayesinde devlet yönetimi merkezî-mutlak bir niteliğe kavuşmuş, bu uygulamada padişahın otoritesi, ülkenin her tarafında ve bütün gruplar üzerinde tartışmasız bir şekilde etkili olmuştur.

İmparatorluk taşrasının tamamına yakın geniş bir bölümünde uygulanan tımar sistemi, o zamanki şartların getirdiği sınırlamaları aşan bir uygulamaydı. Tımar sistemi ile devlet, taşradaki kendine ait vergi gelirlerini, doğrudan merkezî hazineye aktarmak yerine, kaynağında başta askerlik hizmeti olmak üzere birtakım yükümlülükleri ve hizmetleri yerine getirmek karşılığında kendine bağlı asker ve devlet görevlilerine bırakıyor ve böylece birçok hizmet bir arada ve birbirine bağlı olarak yaptırılıyordu.

Kul sistemi, tımar sistemi içindeki görevlileri doğrudan padişaha bağlayan bir ikinci sistemdi. Bu yapılanma içinde geniş Osmanlı ülkesinde, merkezî yönetimin örgütlenmesinde kul sistemi, taşranın örgütlenmesinde ise tımar sistemi uygulanarak, padişahın otoritesi merkezdeki saraydan imparatorluğun sınır bölgelerine kadar başarılı bir şekilde götürülmüştür. Bu iki sistem, imparatorluğun askerî düzeninin yanısıra bütün idarî, malî, ziraî, sosyal ve ekonomik yapısını belirlemiş ve birtakım devlet politikalarının iç içe, birbirleriyle bütünleşmiş olarak uygulanabilmesini sağlamıştır. Diğer bir ifadeyle devlet, yönetim, maliye ve ordu kurumlarını sözünü ettiğimiz sistemleri işleterek yaratmıştır.

Böylece Klasik Dönemde Osmanlılar, devlet merkezinden taşraya kadar uzanan kul sistemini ve taşranın büyük bir bölümünde yaygın olarak uygulanan tımar sistemini uygulayarak kendilerine özgü bir yönetim biçimi ve devlet modeli oluşturmuşlardır. Bu modelin oluşumunda, Osmanlıların mensup olduğu İslam kültür çevresinin değerleri ile eski Türk ve Ortadoğu devlet gelenekleri de etkili olmuştur.

Osmanlı Devletinde Divan-ı Hümayun 

Klasik Dönemde Osmanlı Devleti’nde tımar ve kul sistemlerini etkili kılabilmek, padişahın yasama, yürütme ve yargı yetkilerini uygulayabilmek ve devlet gelirlerini toplayıp kullanabilmek için merkezde Divan-ı Hümayun denilen bugünkü hükumete benzer bir üst kurum vardı.

Ortadoğu devlet anlayışı ile uyum için de olan ve İran’da Sasaniler zamanından beri önemini koruyagelen bu kurum, hukukî açıdan padişaha ait olan üç erki temsil ettiği için hem bir yüksek yönetim örgütü hem de yüksek mahkeme idi. Devlete ait önemli konuların görüşülüp karara bağlandığı Divan-ı Hümayun’da padişahın yürütme (icrâ) yetkisini üstlenmiş bulunan üyelere ehl-i örf veya ehl-i seyf denirdi. Bunlar vezirlerdi ve kendi aralarında rütbece sıralanırlardı.

Padişahın vekili ve onun adına devleti yöneten birinci vezire vezir-i azam veya daha sonraki dönemlerdeki ismiyle sadrazam adı verilirdi. Padişahın yargı gücünü uygulayanlara ise ehl-i ilim denirdi. Divanda kazaskerlerce temsil edilen ve şeyhülislamın da aralarında bulunduğu ilmiye sınıfı mensupları, kaza (yargı), tedris (öğretim) ve iftâ (fetva) görevlerini yerine getirirlerdi. Devletin bürokrasi ve maliye işleri, ehl-i kalem sınıfına mensup olan nişancı ve defterdarların görev alanını oluştururdu. Ehl-i örf mensubu olan vezir-i azam, padişah adına Divan-ı Hümayun’a başkanlık yapmaktaydı.

Divan-ı Hümayun’da görüşülerek alınan kararları padişaha sunar ve onun emir ve onayını alırdı. Divan-ı Hümayun’da ülkenin genel yönetimi ile ilgili doğrudan kararlar alındığı gibi, taşrada çözümlenmemiş konularda son kararlar verilirdi. Ayrıca bir kimse ilk başvurduğu mercide hakkını alamadığı kanaatine vardığında Divan-ı Hümayun’a başvurabilirdi. Divan en üst mahkeme olarak sorunu çözümlerdi.

Tagged : /