Türkiye’nin Yer Altı Suları

Yer altı sularının kendiliğinden yer yüzüne ulaşmasına pınar veya kaynak denir. Türkiye’de gayzer hariç tüm yer altı kaynaklarına rastlanır.

1. Yamaç (Vadi) Kaynakları

 Geçirimli tabaka boyunca yer altına sızan suyun uygun yerlerde yüzeye çıkması ile oluşan kaynaklardır.
 Türkiye dağlık, engebeli ve yüksek bir ülke olduğu için fazla rastlanır.
 Suları genelde temiz, içmeye uygun ve soğuktur.
 Akım miktarı  iklime bağlı olarak değişir.

2. Karstik Kaynaklar

 Karstik arazilerde yer altına sızan suların uygun bir noktada yüzeye çıkmasıyla oluşan kaynaklardır.
 Ülkemizde Akdeniz Bölgesinin genelinde, özellikle Teke – Taşeli Platolarında görülmektedir.
 Suları kireçli ve içmeye fazla elverişli değildir.
 Akım miktarı yıl içinde fazla değişim göstermez.

3. Artezyen Kaynakları

 İki geçirimsiz tabaka arasında biriken suların insan eliyle (sondaj yardımı ile) yüzeye çıkmasıyla oluşur.
 Ülkemizde ovaların büyük bölümünde bu tip kaynaklara rastlanır.
 Bazı bölgelerimizde içme suyu temini için de kullanılır.
 Bazı ovalarda aşırı su çekimi nedeniyle artezyen kaynaklar çok derine inmiştir.

4. Fay Kaynakları

 Yer altına sızan suyun ısınarak fay hatları boyunca yüksek basınçla yukarı çıkmasıyla oluşur.
 Fay hatları ile bu kaynakların çıkış yeri paraleldir.
 Suları sıcak ve mineral açısından zengindir.

Türkiye’de Jeotermal Kaynaklardan Nasıl Faydalanılır?

• Elektrik enerjisi üretimi Denizli-Sarayköy ve Aydın-Germencik’te yapılmaktadır.
• Sera ve konut ısıtmasında kullanılır.
• Sağlık turizminde faydalanılır. Başlıca kaplıcalarımız: Balçova, Çeşme Ilıca, Karahayıt, Simav, Gazlıgöl, Kızılcahamam, Hamamözü, Havza, Sorgun.

Türkiye’de Neden Fay Kaynakları Fazladır?

 Genç bir ülkedir.
 Fay hatları ve volkan arazileri fazladır.

Tagged : / / / / / / / / / / / / / / / / / / / / / /

Türkiye’de İklim Elemanlarının Etkileri

 1. Sıcaklık

  Sıcaklık yükselti sebebiyle batıdan doğuya, enlem etkisi sebebiyle güneyden kuzeye azalır.

  1. Sıcaklık farklılıkları iç bölgelerde fazla, kıyı bölgelerde azdır.
  2. Kıyı bölgelerimiz iç bölgelerimize göre daha sıcaktır.
  3. Kışın batıdan doğuya, kıyıdan iç kesimlere doğru sıcaklıklar düşer.
  4. Yazın en sıcak yer Güneydoğu Anadolu Bölgesidir.
  5. İç kesimlerde ani ısınma ve soğuma fazladır. Bunun etkisiyle don olayı sıklıkla görülür.

  Türkiye’de yükselti batıdan doğuya doğru artar,

  • Yükselti arttıkça sıcaklık düşer,
  • Buna bağlı olarak batıdan doğuya doğru sıcaklık düşer.

  Ekvator’dan kutuplara doğru güneş ışınlarının geliş açısı küçülür.

  • Kuzey yarım kürede güneydeki enlemler kuzeydeki enlemlere göre daha sıcaktır.
  • Buna bağlı olarak güneyden kuzeye sıcaklık azalır.

  Karasal yerlerde sıcaklık farklılıkları, nemli kıyı kesimlerine göre daha fazladır.

  • Türkiye’de Kıyılarda sıcaklık farklılıkları az, iç kesimlerde fazladır.

 2. Basınç ve Rüzgarlar

  Ülkemiz coğrafi konumundan dolayı yaz ve kış farklı basınç merkezlerinin etkisinde kalır.

  Yazın, Basra Termik Alçak Basıncı, sıcak ve kuru bir hava yaşanmasına sebep olur. Kışın ise Sibirya Termik Yüksek Basıncı soğuk ve ayaz hava şartlarına yol açar.

  Ayrıca İzlanda Dinamik Alçak Basıncı ile Asor Dinamik Yüksek Basıncı da zaman zaman yurdumuzu etkiler.

 3. Nem ve Yağışlar

  Atmosferdeki gazlardan biri de nem (su buharı)’dir.

  Denizellik; Türkiye’de denize kıyısı olan yerlerde nem fazladır, bol yağış alır. Denizden uzak yerlerde ise yağış azdır.

  Yükselti; Belli bir seviyeye kadar yağışlar artar ve sonra azalır. Dolayısıyla yükselti fazla olan yerlerde yağış azdır.

  Hava Kütlesinin Özelliği; Su buharı oranı fazla olan hava kütleleri gittikleri yere yağış getirir.

  Türkiye’de yağış en çok Trabzon, Rize, Artvin’de görülür. En az yağış ise Tuz Gölü çevresindedir.

  Türkiye’de yağış çeşitlerinin tamamı görülür.

  • Yamaç Yağışları; Karadeniz ve Akdeniz kıyılarında.
  • Yükselme Yağışları; İç kesimlerde.
  • Cephe Yağışları: Yurdun tamamında ve daha çok kış aylarında görülür.

Tagged : / / / / / / / / / / / / / / / / / / / / /

Türkiye’de İklim Çeşitliliği

Türkiye İklimini Belirleyen Faktörler

1. Orta Kuşak ülkesidir

Dört mevsimi yaşar, bu nedenle yıllık sıcaklık farkları fazladır.

Ekvatora kutuplara göre daha yakın olduğu için yaz mevsiminde sıcaklıklar hissedilir derecede artar, güneşlenme süresi uzundur.

2. Ilıman kuşakta Akdeniz iklim bölgesindedir.

Kuzeyinde kutupsal, güneyinde tropikal hava kütlelerinin etkisi altındadır.

3. Kuzey yarım kürede yer alır.

Buna bağlı olarak yaz mevsimi daha uzundur.

4. Çevresindeki kara kütlelerinin etkisi (Basınç merkezleri)

Yaz mevsiminde Asor Dinamik YB ile Basra Termik AB (sıcak ve kurak), kış mevsiminde İzlanda Dinamik AB (ılık, yağışlı), Balkanlar Termik YB (soğuk, kar yağışlı) ve Sibirya Termik YB (soğuk, ayaz) etkili olur.

5. Denizellik – Karasallık

Kıyılarımızda sıcaklık farkları nemin havayı yumuşatmasından dolayı daha azdır.

6. Yükselti

Yükselti arttıkça sıcaklık düşer, nem bir seviyeye kadar artar sonra azalır. Buna bağlı yüksek yerlerde sıcaklıklar düşük, yağışlar kar şeklindedir.

Ülkemizde yükselti batıdan doğuya doğru artar.

7. Eğim

Kuzey yarım kürede olduğundan dolayı güneye bakan yamaçlar daha sıcaktır.

 

8. Mikroklima

Rize’de portakal ve Iğdır’da pamuk yetişmesi o yöreye özel iklim şartlarının bir eseridir. Çevresine göre kendine özgü iklimler görüldüğü dar iklim alanları.

İklim Çeşitliliğinin Göstergeleri

 

1. Bitki Örtüsü

Türkiye’de Görülen Bitki Örtüleri: Maki, Orman, Bozkır, Alpin Çayırlar

2. Akarsu Özellikleri

Yazın su seviyesi kış ve ilkbahardan az olan (akdeniz),
İlkbahar suları coşkun akan (karasal)
Bol suyu olan ve yaz kış seviyesi fazla değişmeyen (karadeniz)

3. Toprak Özellikleri

Terra Rossa (Akdeniz), Laterit, Podzol, Kahverengi Orman (Karadeniz), Kahverengi ve Kestane Bozkır (Karasal), Çernozyum (Sert Karasal)

Türkiye’de Görülen İklim Tipleri

 

1. Akdeniz İklimi

Sıcaklık ve Yağış Durumu: Yazın sıcak ve kurak, kışın ılık ve yağışlıdır. Kışları don olayı nadirdir.

Bitki Örtüsü: Sürekli yeşil kalan, kısa boylu, seyrek, çalı karakterli ağaç topluluklarıdır. Bunlara maki denir. Zeytin, defne, kocayemiş, keçiboynuzu ve zakkum gibi ağaçlık ve çalılıklardan oluşur.

2. Karasal İklim

Sıcaklık ve Yağış Durumu: Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve kar yağışlıdır. Yıllık ve günlük sıcaklık farkları ile karlı gün sayısı fazladır.

Bitki Örtüsü: Bozkır (step) adı verilen ve kurak geçen yaz mevsiminde kuruyan bitki topluluklarıdır.

3. Karadeniz İklimi

Sıcaklık ve Yağış Durumu: Her mevsim yağışlı, sıcaklıkların yıl boyunca 0ºC nin üzerindedir. En fazla yağış İlkbahar ve Sonbahar’da düşer.

Bitki Örtüsü: Orman, Bol yağışlı ve nemli topraklara uyum sağlamış ağaç toplulukları.
Türkiye; Akdeniz iklim bölgesinde yer alır. Buna karşın farklı iklim özellikleri ve bölgeleri de görülür. Bunun nedeni yeryüzü şekilleri ve konumudur.

Tagged :

Türkiye’de Başlıca Akarsular ve Döküldüğü Yerler

 

Akarsu

Doğduğu Yer

Döküldüğü Deniz

Oluşturduğu Delta

Çoruh Kelkit; Mescit Dağları Karadeniz
Yeşilırmak Gümüşhane Dağları

Kösedağı

Karadeniz Çarşamba
Kızılırmak Kızıldağ (Sivas’ın Doğusu) Karadeniz Bafra
Sakarya Emir Dağı (Afyon) Karadeniz Sakarya
Susurluk Simav (Kütahya) Marmara Denizi
Meriç Bulgaristan Ege Denizi
Bakırçay Ömer Dağı Ege Denizi Dikili
Gediz Murat Dağı Ege Denizi Menemen
K. Menderes Bozdağlar Ege Denizi Selçuk
B. Menderes Göller Yöresi Ege Denizi Balat
Aksu Isparta Akdeniz
Göksu Taşeli Platosu Kuzeyi Akdeniz Silifke
Seyhan Uzunyayla Platosu Akdeniz Çukurova
Ceyhan Elbistan Havzası Akdeniz Çukurova
Asi Lübnan Akdeniz
Fırat Karasu; Erzurum – Dumlu Dağları

Murat: Van Gölü’nün kuzeyinde Aladağlar

Basra Körfezi
Dicle Güneydoğu Toroslar,

Hazar (Gölcük) Gölü

Basra Körfezi
Kura Kars, Allahuekber Dağl. Hazar Denizi
Aras Bingöl Dağları Hazar Denizi

 

Türkiye’de Akarsular

Coğrafya dersinin bu bölümünde önce ülkemizdeki akarsuları coğrafi bölgelere göre listeleyelim.

Karadeniz Akarsuları

Yatak eğimleri, hidroelektrik enerji,aşındırma güçleri fazladır. Dar ve derin vadi içinde akmaktadır.

  • Kızılırmak
  • Yeşilırmak
  • Bartın Çayı
  • Kelkit çayı
  • Filyos
  • Doğankent çayı
  • Çoruh
  • İyidere
  • Fırtına deresi

Akdeniz Akarsuları

En fazla akım kış aylarındadır. Ancak Manavgat, Eşen gibi akarsular karstik kaynakla beslendiği için yaz aylarında da akımları gürdür.

  • Dalaman çayı
  • Eşen çayı
  • Manavgat
  • Aksu
  • Köprü
  • Seyhan
  • Ceyhan
  • Asi

Ege Akarsuları

Eğimi, enerji potansiyeli ve aşındırması az olan akarsulardır.Menderes çizerler ve vadi tabanları geniştir.

Marmara Akarsuları

Eğimleri azdır. Dolayısıyla hidroelektrik potansiyelleri azdır.

  • Meriç (Ergene)
  • Sakarya
  • Susurluk
  • Orhaneli çayı
  • Nilüfer çayı
  • Gönen çayı

İç Anadolu Akarsuları

Sel rejimi özelliği olan akarsulardır. İlkbahar en fazla akıma ulaştıkları dönemdir.

  • Çarşamba suyu
  • Porsuk
  • Sakarya
  • Kızılırmak
  • Samantı çayı

Doğu Anadolu Akarsuları

Kış aylarında yağışın kar şeklinde olması sonucu akımın en az olduğu dönem de kış aylarıdır.

  • Fırat
  • Aras
  • Kura
  • Karasu
  • Murat
  • Dicle
  • Arpaçay
  • Zap suyu

Güneydoğu Anadolu Akarsuları

Bu bölgede akarsular derin vadi içinde akar. Bu yüzden bölgede sulamadan direk olarak yararlanılmaz. Bu yüzden genelde baraj üzerinden sulama olur.

  • Fırat
  • Dicle

Coğrafi bölgelere göre akarsularımızın dağılışı bu şekildeydi. Şimdi Türkiye’de akarsu özelliklerine göz atalım

Türkiye’de Akarsular ve Özellikleri

  • Türkiye’de akarsular denge profilinden (yatak eğimi deniz seviyesine kadar yaklaşmış olan akarsular) uzaktır. Yüksek ve dağlık ülke olmamız bunun nedenidir. Ayrıca bu sebepten akarsularımızın yatak eğimleri, akış hızları, hidroelektrik enerji potansiyeli aşındırması fazladır.
Tüm bunlara dayanarak da akarsularımızda ulaşım elverişli değildir. Sadece Bartın çayı ulaşıma elverişlidir.
Ülkemizde denge profiline en yakın akarsular Kıyı Ege ve Marmara Bölgesi’nde bulunur.
  • Dağların kıyı çizgisine ulaşımı ve Türkiye’nin yarımada şeklinde oluşu akarsu boylarını kısa yapmaktadır.
  • Akarsularımızdan sulama, içme, balıkçılık, enerji üretimi ve su sporları alanlarında faydalanırız.
  • Ülkemizde akımlar genelde ilkbaharda en fazla seviyeye ulaşır. Sebebi kışın yağan karların erimesidir.
  • Çoruh, Dicle, Fırat, Aras ve Kura gibi akarsular ülkemiz sınırları içinde doğup, sınır dışındaki ülkelere dökülür.
  • Asi ve Meriç nehri sınırlarımız dışında doğup ülkemizden geçerek denize dökülür.
  • Yağış rejiminin düzensiz olması ve yağış biçimleri, ülkemizde akarsu rejimlerinin düzensiz olmasını sağlamıştır.
  • Akarsu havzalarımızda ne kadar endüstriyel kuruluş varsa o bölgenin akarsuları daha kirlidir.
  • Genelde doğu batı yönlü akışlar vardır.
  • Ege bölgesinde yatak eğimleri az olduğu için menderesler oluşur. Mendereslerin akış hızı, aşındırması, enerji potansiyelleri azdır. Yana doğru aşındırma ve biriktirme ise fazladır.
  • Sınırlarımız içinde en büyük akarsu Kızılırmak, sınır dışını da katarsak en büyük akarsu Fırat’tır.
  • Meriç Nehri Yunanistan ile, Aras Nehri de Ermenistan ile sınır olma özelliği taşıyan akarsularımızdır.
  • Doğu Anadolu ve Karadeniz Bölgesi’nde yatak eğimleri fazladır. Bu yüzden akarsular derin vadiler şeklinde akar. Bu şekilde derin vadide akan akarsularımızda taşkınlar olmaz. Ancak Meriç Nehri bu özelliklerde olmadığı için hemen hemen her sene taşıyor.

Havza

Türkiye’de Akarsular konusunda yer alan havza kavramı, bir akarsuyun kolları ile birlikte kapladığı alanı belirtir. Eğer akarsu denize ulaşabiliyorsa buna açık havza denir. Eğer akarsu denize ulaşamayıp başka bir yerde son buluyorsa buna da kapalı havza denir.

Türkiye’de Açık Havzalar

  • Kızılırmak
  • Yeşilırmak
  • Seyhan
  • Ceyhan
  • Asi
  • Bakırçay
  • Gediz

Türkiye’de Kapalı Havzalar

  • Tuz Gölü (Yağış olmadığından)
  • Konya Kapalı Havzası (İklim ve yer şekillerinden)
  • Van Gölü (Yer şekillerinden)
  • Aras ve Kura (Hazar Gölü’ne döküldüklerinden)
  • Göller yöresindeki Burdur, Acıgöl, Salda Gölü ve Yarışlı Gölü kapalı havzaları (Karstik arazi yapısı ve yer şekillerinden dolayı)
En geniş kapalı havzalar İç Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgesi’ndedir.

Ülkemizde yer alan akarsu havzalarının alanları genelde dardır. Bunun başlıca sebebi ülkemizin yer şekilleri ve yarımada şeklinde olmasıdır.

 

Farklı kaynaklardan derlenmiştir.

Görsel Kaynak : cografyaharita.com

Tagged : / / / /

Alfabenin Doğuşu

Zaman: İÖ 2. binyıl başları 

Mekân: Mısır ya da Filistin

insan alfabetik yazının nasıl başladığı konusunda hep meraklı olmuştur. “Tarihin babası” Herodotos, Fenikelilerin Yunanistan’a Kadmos adında bir adamla geldiklerini, yazıyı ve diğer sanatları onların getirdiğini yazar. JOSEPH NAVEH, 1975

Yazının kökeni muammalarla doluysa da, ilk alfabe bilmecesi hepsinden şaşırtıcıdır. Bunun eski Yunanlılar yoluyla modern dünyaya eriştiği iyi bilinmektedir -alfabe kelimesi Yunan dilinin ilk iki harfi olan alfa ve beta’dan türemiştir- ama alfabenin Yunanistan’da ilk kez nasıl ortaya çıktığı, Yunanlılar’ın sesli ve sessiz harflere harf eklemeyi nasıl akıl ettikleri ve daha da temelde, ilk alfabe fikrinin İÖ 2. binyılda Akdeniz’in doğu ucundaki Yunan-öncesi topluluklarının akıllarına nasıl geldiği konusunda hiçbir bilgimiz yoktur.

Bilimadamları bu sorulara yaşamlarını adamışlarsa da, elde edilen kanıtlar kesin sonuca varmayacak kadar azdır. Alfabe Mezopotamya (çivi yazısı), Mısır (hiyeroglif) ve Girit yazılarından mı (Lineer A ve B) çıkmıştır? Yoksa bilinmeyen bir tek kişinin aklına “öylece” mi gelmiştir? Ve alfabe neden gerekli görülmüştür?

Bu, en yakın olasılık gibi gözüken, ticari bir zorunluluk muydu? Diğer bir deyişle, ticaret, Babil çivi yazıları ve Mısır hiyerogliflerinde daha kolay bir alışveriş kayıt yolu mu gerektirmişti? Ya da Akdeniz çevresinde birbirleriyle ticaret yapan çeşitli imparatorlukların ve grupların dillerini yazmanın kolay bir yolu olduğu için mi?

Eğer öyle ise, Yunanistan’ın ilk alfabetik kitabelerinde ticaret ve alışveriş konusunda hiç iz olmaması şaşırtıcıdır. Gerek bu gerek diğer fikirler bazı araştırmacıları Yunan alfabesinin İÖ 8. yüzyılda Homeros’un sözlü destanlarını kaydetmek için icat edildiğini söylemeye götürmüştür.

(Solda) Suriye’de Halep’te çağdaş bir çarşı. Alfabe eski Filistin, Lübnan ve Suriye’nin pazarlarında ülkelerarası ticareti, çok dilli pazarlığı ve kayıt tutmayı kolaylaştırmak ihtiyacından mı doğmuştur? (Sağda) Dünyanın ilk alfabetik yazısı bu mu? Mısır’da Vadi el-Hol’dan İÖ 1900-1800 yıllarına ait bir kitabe.

EFSANEDEN VARSAYIMA

Kanıt yokluğunda boşluğu anekdotlar ve efsaneler doldurmuştur. Yetişkinlerin varolan yazılarındaki önyargılara ve çıkarlara sahip olamayacakları için sık sık çocukların alfabenin mucitleri olduğu da söylenmiştir.

Bir olasılık da, Kuzey Suriye’de çivi yazısı öğrenmekten bıkan parlak zekâlı bir Kenanlı çocuğun Mısır hiyerogliflerinde tek sessiz harfleri temsil eden az sayıda sembol fikrini alıp kendi Sami dilinin temel sessiz harfleri için yeni simgeler icat etmiş olmasıdır.

Belki de bunları ilk kez eski bir sokağın tozları arasına çizmiştir: Basit bir ev resmi, Sami “beth”i (alfabenin “be”si) “b” simgesi olmuştur. How The Alphabet Was Made’de [Alfabe Nasıl Yapıldı!} Rudyard Kipling’in çocuk kahramanı Taffimai “ses-resimleri” adım verdiği şeyler çizer. A harfi ağzı açık bir sazanbalığıdır.

Taffimai babasına bunun “ah” sesi çıkardığında açık ağzına benzediğini söyler. O harfi yumurta ya da taş biçimlidir ve babasının “oh” dediği zaman ağzının aldığı biçimdir. S harfi yılana benzer ve yılanın çıkardığı tıslama sesinin karşılığıdır: Taffimai işte böyle olmayacak bir tarzda bütün alfabeyi tamamlar.

Ortaya çıkan Kuzey Sami Alfabesi’nden, Fenikeliler’in, İsmailoğulları’nın ve Aramiler’in siyasal yönden güçlenmeleriyle ve ticaretin de gelişmesi sonucunda Kenan, Arami, Güney Sami alfabeleri ya da Seba ve Yunan alfabeleri ortaya çıktı.

Batı dünyasının alfabeleri ise Yunan alfabesi yoluyla, büyük bir olasılıkla Fenike alfabesinin gelişmesiyle oluşacaktı. Şair William Blake Jerusalem’de şöyle yazar: “Tanrı… esrarengiz Sina’nın korkunç mağarasında/ İnsana o harika yazı sanatını verdi.” British Museum’daki küçük bir sfenks Blake’in en azından alfabenin yeri konusunda haklı olduğunu göstermişti.

Sfenks 1905’te Mısırbilimci Sir Flinders Petrie tarafından uygarlıktan çok uzak bir köşede, Sina’da Serabit-el-Hadim’de bulunmuştu. Petrie, Mısırlılar zamanında işletilen eski turkuvaz madenlerinde kazılar yapıyordu. Sfenks’in 18. Hanedan’ın ortalarına ait olduğunu tahmin ettiyse de, günümüzde İÖ 1500 yılından kaldığı düşünülmektedir. Bir yanında garip bir yazı vardır.

Öteki yanında ve ön ayakları arasında yine yazılar ve “turkuvazın hanımefendisi, Hathor’un sevgilisi” olarak okunan Mısır hiyeroglifleri yer alır. Bu ıssız yerin kayaları üzerine şunlara benzeyen başka yazılar da kazınmıştı:

Petrie, bulunan yazının 30’dan az simgeden ibaret olduğu için bir alfabe olduğunu tahmin etti. Bu madende çoğunlukla köle olarak Kenan’dan (günümüzdeki İsrail ve Lübnan) gelen Samiler’in çalışmış olduğunu bildiği için yazıda kullanılan dilin bir Sami dili olduğunu düşündü.

On yıl sonra başka bir Mısırbilimci olan Sir Alan Gardiner, “proto-Sinaitik” simgeleri dikkatle inceledi ve bazıları ile Mısır hiyeroglifleri arasında benzerlikler olduğunu gördü. Gardiner, her simgeye, simgenin Mısır dilindeki anlamının Sami dilindeki kelime karşılığını verdi (Kitabı Mukaddes araştırmalarından çok sayıda Sami kelimeleri biliniyordu):

Bu Sami adların, İbrani alfabesindeki harflerin adlarıyla eş olması Gardiner’i şaşırtmadı. İbraniler’in İÖ 2. binyılın sonlarında Kenan bölgesinde yaşadıkları biliniyordu. Ancak adların aynı olmasına rağmen, İbrani harflerinin biçimlerinin proto-Sinaitik simgelerden farklı olması bu iki yazı arasındaki bağlantının çok açık ve kesin olmadığını göstermektedir.

Gardiner’in varsayımı ona Serabit el-Hadim sfenksindeki yazılardan birini çevirme olanağı vermiştir:

İngilizce çeviriyazıda bu simgeler, sesli harfleri çıkarılmış “Baalat” olacaktır, İbrani ve diğer Sami dilleri yazılarında sesli harf bulunmaz, okuyanlar dili bildikleri için sesli harfleri tahmin ederler. Gardiner’in okuduğu yazı mantıklıydı: Baalat, “Hanım” demektir ve Sina bölgesinde, tanrıça Hathor’un Sami dilindeki adıdır. Böylece sfenks üzerindeki yazı iki dilli olarak görünmektedir.

Ancak malzeme eksikliği ve proto-Sinaitik simgelerden çoğunun hiyerog-lifik karşılıkları olmadığı için daha fazla bir çözüm mümkün olmamıştır. Bilimadamlarının, bu çizgilerde Çıkış hikâyesini bulma umutları kırılmıştır. Ancak Musa’nın da On Emir’i taş levhalara yazmak için proto-Sinaitik yazıya benzer bir yazı kullanmış olması mümkündür.

Gardiner’in 1916’da yaptığı tahminin doğru olup olmadığını hâlâ bilemiyoruz. Petrie’nin Sina’daki keşiflerden onlarca yıl sonra yazının Mısır hiyeroglifleri ile ilk alfabeler arasındaki “kayıp halka” olduğu düşünülmüştü. (Bunlar Suriye kıyısında bugünün Ras Şamra’sı olan Ugarit’te İÖ 14. yüzyılda kullanılan 30 simgeli çivi yazısı alfabesi ve Kenan’da Fenikeliler’in İÖ 2. binyıl sonlarında 22 sessiz harfli alfabeleridir.)

Ancak Sina’da ıssız bir madende çalışan -ve herhalde cahil olan- işçiler bir alfabe yaratmış olabilirler mi? Lübnan ve İsrail’deki daha sonraki keşifler alfabenin Sinaitik kuramının romantik bir hikâye olduğunu göstermiştir.

İÖ 17. ve 16. yüzyıl tarihlerinden kalma olduğu saptanan bu yazılar, o zaman Kenan topraklarında yaşayan insanların alfabeyi icat ettiklerini göstermektedir ki, bu da mantıklı olacaktır. Bunlar Mısır, Hitit, Babil ve Girit imparatorluklarının yol kavşaklarında yaşayan kozmopolit tüccarlardı.

Varolan bir yazı sistemine bağlı değillerdi, öğrenmesi kolay, yazması hızlı ve fazla karışık olmayan bir yazıya ihtiyaçları vardı. Her ne kadar kanıtlanmış değilse de, (proto-) Kenanlılar’ın alfabeyi ilk kullananlar olmuş olmaları mümkündür.

(Solda) İlk alfabe muamması. 1905’te Sina’da bulunmuş bir sfenkste, ilk alfabe olduğu sanılan, Mısır hiyeroglifleriyle akraba proto-Sinaitik simgeler vardır. Bunları Kenanlı Sami madenciler kazımıştır. Alfabe Mısır’da mı, yoksa Filistin’de mi doğmuştur? (Sağda) Rudyard Kipling’e göre alfabenin doğuşu.

MISIR’DAN YENİ KANITLAR

Ancak son zamanlarda eski Mısır’daki yeni keşiflerle durum iyice karışmıştır ve şimdi Gardiner kuramının elden geçirilmiş bir şekli mümkün görünmektedir. Yale Üniversitesi’nden arkeolog John Co-leman Darnell ile karısı Deborah, 1999’da Güney Mısır çölünde eski seyahat yollarını araştırırken Thebes’in batısında Vadi el-Hol’da alfabetik yazıyı andıran örnekler bulduklarını bildirmişlerdir. Yazının tarihi ÎÖ yaklaşık 1900-1800’dür ki, bu da Lübnan ve İsrail’deki kitabelerden çok daha önce olmasıyla en eski alfabe yazısı olduğunu gösterir.

İki kısa metin, bir Sami yazısıyla yazılmıştır ve uzmanlara göre harfler Mısır yazısının yarı-bitişik yazı biçimine benzemektedir. Yazarın bir grup paralı askerle dolaşan bir katip olduğu sanılmaktadır (firavunlar hesabına çalışan pek çok paralı asker vardı).

Eğer bu kuram doğruysa, o zaman alfabe fikrinin Mısır hiyerogliflerinden esinlendiği ve Filistin’de değil, Mısır’da icat edildiği anlaşılmaktadır. Ancak bu yeni kanıtlar da kesin değildir ve başka kitabelerin aranmasına devam edilmektedir. Alfabenin kökeni (ya da kökenleri) muamması henüz çözülmemiştir.

Türkçe’nin alfabelerine göz atacak olursak, çok farklı alfabeler kullanıldığını görürüz. 5-6. yüzyıllarda kullanılan Göktürk yazısı, Cermenler’in kullandığı rünik alfabeye benzer. 8-15 yüzyıllar arasında kullanılan Uygur yazısı, Arami alfabesinden türeyen Soyal yazısının son biçimlerinden biridir. Uzun süre Arap alfabesiyle yazılan Türkçe, Türkiye devletiyle birlikte Latin alfabesiyle yazılmaya başlanmıştır.

Pek çok dilin ülkesi: Alfabenin doğduğu İÖ 1500 yıllarında Ortadoğu.

Tagged :

5000 Yıllık Buzadam

Zaman: İO 3300-3200 

Mekân: İtalyan Alpleri

Alplerde olay: Hauslabjoch’ta bulunan ceset. Ölü adamın kimliği henüz tespit edilemedi. Cesedin yanında bulunan eşyalardan, kazanın on dokuzuncu yüzyılda olmuş olacağı tahmin ediliyor. POLİS RAPORU, KONRAD SPİNDLER’DEN, 1994.

19 Eylül 1991’de iki Alman dağcısı modern çağlardaki mükemmel korunmuş ilk en eski insan cesedini buldular. Yer İtalyan Güney Tiroller’inde, Avusturya uluslararası sınırından yalnızca 90 metre berideydi. Alpler’in bu bölümü, adını dar ve uzun Ötztal Vadisi’nden alan Ötztaler Alpleri olarak bilinir.

Ceset günümüzde bir Avusturyalı gazetecinin, vadinin adından yola çıkarak “Ötztal” ve Himalayalar’daki efsanevi dev kar adamını simgeleyen “yeti” sözcüklerinden türettiği “Ötzi” adıyla anılmaktadır. Ancak çoğu kimse ondan, yalnızca “Buzadam” olarak da söz eder.

Bu keşfin ıssızlığı Buzadam’ın sonunun nasıl geldiği konusunda pek çok varsayımın ortaya atılmasına neden olmuştur. Bilimsel analizler adamın kişisel sağlığı, yanında taşıdıkları ve cesedinin yakınlarında bulunan malzemeleri hakkında pek çok ayrıntı sağlamıştır. Buzadamın kimliğini gösteren ve arkeologların, Alpler’in o yüksek noktasında ne aradığı konusunda varsayımlar ileri sürmelerini sağlayan bu malzemelerdir.

1991 Eylül’ünde hâlâ kısmen buzlar içinde sıkışmış olan Buzadam. Gövdesinin üst kısmı buzdan kurtarılmış. Ceset İnnsbruck’taki Adli Tıp Enstitüsü’ne kaldırıldıktan sonra yaşı ve önemi anlaşılmıştır.

BEDEN, GİYSİLER VE MALZEMELER

Cesedin 25 ile 45 yaşlarında bir adama ait olduğu anlaşılmıştır. Çok iyi korunmuş olması, hücrelerin moleküler yapısının da günümüze kalmasını sağlamıştır. Bu olağanüstü korunmanın nedeni Buzadam’ı ölümüne götüren ve ölümden sonra da devam eden bir dizi olaydır. Adamın erken bir sonbahar tipisine tutulduktan sonra öldüğü tahmin edilmektedir.

Üzerini örten ince kar tabakası, ceset sonbahar rüzgârlarıyla kururken böcek larvalarının saldırısını önlemiştir. Kısacası burada yalnızca doğal bir “dondurarak kurutma” olayı yaşanmıştır. Yoğun karlı bir kış başladığında cesedin durumu artık büyük ölçüde sabitleşmişti.

Daha güvenilir olması için dört ayrı laboratuvarda yapılan hücrelerin radyokarbon testlerinde, bu olayların İÖ 3300 ve 3200 yılları arasında yeraldığı tespit edilmiştir. Ceset 1991 Temmuz’unda rüzgârın sahradan taşıdığı tozların da hızlandırmasıyla başlayan kar erimesine kadar 5000 yıl orada gömülü kalmış olmalıdır.

Buzadamın korunması böylece esrarengiz olmaktan çok şaşırtıcıdır ve yanında taşıdığı eşya gerçekten ortaya pek çok sorunun çıkmasına neden olmuştur. Buz oyuğunun içinde yatan cesedin çevresinde, sapı porsuk ağacından bir bakır balta, tamamlanmamış bir yay, karaçam tahtası ve hayvan derisinden yapılma bir sırt çantası, bir çakmaktaşı bıçak ve kını, iki çakmaktaşı uçlu oku ve on iki tamamlanmamış oklu geyik derisinden bir sadak ve kemerine asılı buzağı derisinden bir kese vardı.

Ötztal cesedi ve malzemelerinden bazıları. Tahta sapına bağlı bakır balta cesedin yakınlarında bulunmuş ve yaşı hakkında ilk belirtileri sağlamıştı.

Bunların yanı sıra, giysilerinin parçaları da günümüze kalmıştı: Hayvan postundan bacak sargıları, pançoyu andıran bir dış giysi, içlerine sıcak tutması için ot doldurulmuş deri ayakkabılar ve bir yer örtüsü ya da battaniye olabilecek otlardan bir pelerin.

Sıcak tutan ve günümüzün sugeçirmez malzemelerinin yokluğuna rağmen, bu giysiler de, en azından kış ayları dışında sert Alp iklimi için yeterli görünüyordu. Ama aynı şey Buzadam’ın taşıdığı malzemeler için söylenemez. Yayının ve oklarının çoğunun bir avlanma ya da saldırıya karşı koyma için tamamlanmamış olması, Ötzi’nin bu yolculuk için iyi hazırlanmış olmadığını göstermektedir.

Ayrıca, adam çok sağlıklı da değildi. Tırnaklarından birinin analizinden, ölmeden önceki altı ay içinde en az üç kere ciddi bir hastalık geçirdiği anlaşılmıştı (tırnaklarının büyümesi kesintiye uğramıştı). Adamın sırtının altında, sol bacağında ve sağ diz ve ayak bileğinde dövmeler vardı.

Bunlar süs olabilirse de, Buzadam’da kireçlenme olduğu anlaşıldığına göre dövmelerin tedavi edici bir işlevleri de olmuş olabilir. Adamın bağırsak muhteviyatının analizi, Buzadam’da kronik ishale neden olabilecek bir bağırsak iltihabı olduğunu da göstermiştir. Ancak en ciddisi, kaburgalarının sekizinin çok uzun olmayan bir süre önce kırıldığının da saptanmış olmasıydı.

Kemikler kaynamaya başlamıştı bile. Bu da Buzadam;ın bir şiddet olayına karışıp köyünden kaçtığı ve henüz tamamlanmamış malzemesiyle Alpler’den geçerken erken bir kış fırtınasına tutulduğu varsayımlarının ortaya atılmasına neden olmuştur.

(Solda) Buzadamın malzemeleri ve peleriniyle canlandırılmış hali. Sazdan ya da ottan yapılma pelerinler 18. yüzyılda Avrupa’nın bazı yerlerinde hâlâ giyilmekteydi. (Sağda) Tamamlanmamış yay ve oklar. Buzadam eğer avlanmaya niyet etmişse hiç de İyi hazırlanmış değildi.

ÇOBAN MI, ŞAMAN MI?

Buzadam hakkında başka yorumlar da mümkündür. Bunlardan biri de adamın bir çoban olmasıdır. Gövdesindeki yosunlarda yapılan incelemeler, bunların Alpler’in güneyinden geldiği göstermektedir ki, bundan da adamın, öldüğü yerin yalnızca 20 kilometre güneyinde olan Vinschgau’lu olduğu sonucu çıkarılabilir.

Pollen, adamın sonbahar başlarında öldüğünü ileri sürmüştür: Bu takdirde sürüsünü yaylalarda otlatan sağlıksız bir çoban olduğu da düşünülebilir. Buzadam, bulunduğu sığ oyuğa şiddetli ama erken bir fırtınadan korunmak için sığınmış ve orada donup ölmüş de olabilir.

Ancak herkes böylesine yavan bir açıklamayla yetinecek değildi. Bazıları Buzadam’ın bir şaman ya da bir ritüel uzmanı olduğunu iddia etmiştir. Tamamlanmamış avcılık malzemesi, dövmeler, beyaz mermerden delikli ve deri püsküllü bir boncuk bu iddiayı desteklemek için kullanılmıştır. Bilindiği gibi şamanlar genelde ıssız yerlerde ruh dünyasıyla ilişki kurarlar ve bu da onun yüksek dağlara çıkışını açıklayabilir.

Uluslararası bir uzmanlar ekibi, Buzadam’ın yaşını, sağlık durumunu ve ölüm nedenlerini ayrıntılı bir incelemeyle araştırmışlardır.

Etnografik örnekler parlak ya da cilalı taşların özel bir önem ya da güç taşıdığına inanıldığını göstermektedir. Buzadam’ın samanlığı konusundaki kanıtların pek fazla olduğu söylenemezse de, bu da kolay kolay gözardı edilmeyecek bir olasılıktır.

Cesedin böyle korunmuş bir biçimde bulunması, onu başka şeylerle kıyaslama olanağı vermemektedir. Daha fazla kanıt olsaydı Buzadam’a, ritüel ya da dini bir statü vermeye bu kadar istekli olmazdık. Malzemesinin garipliğine rağmen onu hayattaki konumuna göre değil, İÖ 4. binyıl sonlarında Alpler’in yükseklerinde yaşayan bir toplumun kaderi ve cesediyle önem kazanan tipik bir üyesi olarak değerlendirirdik.

Cilalı mermer bilya ve bağlı püsküller, Buzadam’ın bir şaman olduğu iddiasına yol açmıştır.

Tagged : /

Ege ve Yunan Uygarlıkları

– Ege ve Yunan uygarlığı; Ege adaları, Yunanistan, Makedonya, Trakya ve Anadolu’nun batı ve güneybatı kıyılarında yaşayan toplulukların meydana getirdiği bir uygarlıktır.
– Ege uygarlıkları, Mezopotamya, Mısır ve Anadolu medeniyetlerinden etkilenmişler ve bu medeniyetleri kendi kültür unsurlarıyla birleştirerek gelişmiş bir medeniyet ortaya çıkarmışlardır.

a. Girit Uygarlığı (MÖ 3500 – MÖ 1200)

– Ege medeniyetlerinin temelini oluşturmuşlardır.
– İlk denizciler Giritlilerdir.
– Mimaride gelişmişler, çok katlı saraylar yapmışlardır.
– Knossos adası bu medeniyetin ilk ortaya çıktığı yerdir.
– En parlak dönemlerini M.Ö. 16. ve 17. yüzyıllarda yaşamıştır.
– M.Ö. 1400’lerde Aka (Miken), M.Ö. 1200’de Dor istilasına uğramışlardır.

b. Miken Uygarlığı (MÖ 2000 – MÖ 1200)

– M.Ö. 2000’de Akalar tarafından Mora Yarımadası’nda kurulmuşlardır.
– Savaşçı bir toplumdur.
– Mora yarımadası, Yunanistan, Girit ve Kıbrıs’ı işgal etmişlerdir.
Deniz ticaretinde gelişmişlerdir.
– En parlak dönemleri M.Ö. 13. ve 14. yüzyıllardır.
– Kral Agamemnon zamanında boğazların hâkimiyeti için Truvalılarla savaşmışlardır.
– Truva Savaşı, boğazlar için yapılan ilk savaştır.
– Şatoları ve kuyu mezarları önemli eserleridir.

c. Yunan Uygarlığı (MÖ 1200 – MÖ 337)

– M.Ö. 1200 yılında Dorlar tarafından kurulmuştur.
– “Polis” denilen şehir devletleri halinde yaşamışlardır.
– Atina, Tebai, Korint, Sparta, Larissa gibi şehir devletleri vardır.
– Polislerin başında “Tiran” denilen krallar vardır.
– Denizcilikte ilerlemişler ve kolonicilik faaliyetlerinde bulunmuşlardır. (Yerleşme amacıyla gitmişlerdir.)
– Başta Zeus olmak üzere Olympos dağında oturan tanrıları adına düzenledikleri yarışmalar olimpiyatların temelini oluşturmuştur.
– Felsefede Aristo, Eflatun, edebiyatta Homeros (İlyada ve Odisse), tarihte, Tukitides önemli bilim adamlarıdır.
– Alfabe ve takvime katkıda bulunmuşlardır.
– Atina’da sınıf farklılıklarından doğan huzursuzlukları gidermek amacıyla yapılan Dragon, Solon ve Klistenes kanunları Atina’yı “demokrasinin beşiği” yapmıştır.
– Yunanlılar, Polis denilen şehir devletleri halinde yaşamışlardır. Atina, Tebai, Korint, Sparta, Larissa gibi şehir devletleri vardır. Polislerin başında Tiran denilen krallar vardır.
– Başta Zeus olmak üzere Olympos dağında oturan tanrıları adına düzenledikleri yarışmalar olimpiyatların temelini oluşturmuştur.

d. İskender imparatorluğu
– Makedonyalı Büyük İskender kısa sürede çok büyük bir devlet kurmuş, Hindistan’a kadar ilerlemiştir.
– Anadolu, Perslerden sonra İskender İmparatorluğu’nun egemenliğine girmiştir.

Helenistik Dönem

– Büyük İskender’in Mısır ve Asya’ya yaptığı seferlerde Batı ve Doğu medeniyetlerinin buluşması, kaynaşması yaşandı. M.Ö. 330-30 yılları arasında 300 yıl süren bu karşılklı etkileşim dönemine Helenistik Dönem denir.
– Büyük İskender’in ölümünden sonra bu devlet üç parçaya bölünmüştür. Bunlardan Selevkos Krallığı Anadolu’ya hâkim olmuş, daha sonra bu devlette yıkılmış ve Anadolu da küçük krallıklar oluşmuştur. Bu küçük krallıklar:

• Bitinya Krallığı

• Pontus krallığı

• Kapadokya krallığı

• Bergama krallığı

Tagged : / / / / /